PORTRELER: Neşet ERTAŞ

GÖNLÜMÜZÜN BAM TELİNE DEĞEN TEZENE

Ne vakit duman çökse gönül dağına, özleriz onu. Usta bir tezene değerde gönlümüzün bam teline, titrer yüreğimiz. Kalpten kalbe giden o sırlı yolun bir ucu yar gönlüne bir ucu kendi gönlümüze çıkar.

Hangimiz özlesek yari hep aynı cümle dökülür dilimizden onunla başlarız söze…

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor

Hiçbir tabip yarama merhem olmuyor

Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor

Göynüm hep seni arıyor neredesin sen

Koca bir ömrü “Bir yoksulluk bir hasret biri de ölüm” diye anlatır büyük usta. Sanki her ozanın kaderiymiş gibi yoksulluk ve garibanlık Neşet Usta’nın da kaderi olmuştur. Onlara ABDAL derler. Göçebe manasına gelen bu sözcüğü yaşam biçimlerinden alırlar. Yoksul hırkalar giyer yaman mı yaman bozlaklar söylerler. Türkmen aşiretidirler. Rivayet edilir ki asırlar önce Kara Yağmur isimli bir deve en önde ardında dört bin çadır yüklü bir kervan ile çıkarlar yola.  Horasan’dan Anadolu’ya uzanan yolculuğa başlar. Oradan oraya sürükleyen yaşam Kırşehir, Kırıkkale civarındaki Keskin’e yerleştiler.

Baba yine türkülerin bir başka büyük ustası Muharrem anne ise Döne Hanım’dır. Acıyla yoğrulmuş, kederle karılmış bir hamurdan yapılmış canlardır. Gittikleri yerlerde horlanmış dışlanmış küçümsenmişlerdir. Onlar buna dayanmış bozlaklar söyleyip, türküler çığırarak yaşama tutunmaya çalışmışlardır. Babası büyük usta Muharrem Ertaş’ın sesinden dinlediğimiz o Dadaloğlu sözleri sanki bu yaşamın bir filmi gibi gelir geçer gönül sahnemizden.

Kalktı göç eyledi Avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

Belimizde kılıncımız Kirman’i

Taşa geçer mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’ya Türkmen dilini yaymak için gönderilmiş bir misyondan geldiklerini anlatır tarih. Kaygusuz Abdal, Teslim Abdal’lar hep bu misyonun birer ferdidir. Anadolu’nun Türkleşmesi silah değil gönül fethiyle yapılmıştır tezinin bir ispatıdır belki de bu.

Dağlara söylenen yiğit türkülerin, aşk nağmelerinin Çiçek Dağı’nda boy veren en güzel fidanları gönül iklimimize o güzel rayihaları büyük bir fedakarlıkla sunmuşlardır. Önceleri dini ve tasavvufi konularda eserler verirlerken değişen hayat şartları ve toplumun onları sürüklediği nokta bu eserlerin içerik değiştirmesine neden olmuştur. Düğün ve eğlencelerde boy gösterir karınlarını böyle doyurma yönelirler. Köy köy gezip eğlencelerde rol alır eserlerini sergiler bir toplum olur Abdallar.

Müziğe doğuştan yetenekli bu neslin en büyük temsilcilerinden biri olan Neşet Ertaş Otuz sekizde hayata merhaba der ve Muharrem ustanın tezgahından türkülerle yoğrulmuş bir yaşamın yoluna çıkar. Çocukluğu köyde geçer. Daha ilkokul öğrencisi iken keman ve bağlama çalmaya başlar. Muharrem Usta kendi hiç yanından ayırmayan ve ne biliyorsa kendine aktaran Yusuf Ustadan öğrendi ise her şeyi o da oğluna aktarmıştır. Her gittiği yere Neşet Ertaş’la gider birlikte çalıp söylerlermiş. Sekiz yaşına kadar Kırtıllar köyünde yaşayan Ertaş’lar göçebelik kaderlerinin hükmüne boyun eğer ekmek için bir başka yere göç eder İbikli’ye yerleşirler. Yaş on iki iken anneye veda vakti gelir ölümün soğuk elleri annesini alıp götürür. Baba Muharrem Yozgatlı Arzu Hanım ile evlenince göçebe yaşam bu defa onları Yozgat’ sürükler.

Çektikleri acı ve yoksulluk sanki seslerine gırtlaklarına işlemiştir. Acı sese renk olur mu olurmuş.  NeşetBen her ne öğrendiysem babamdan öğrendim, babamla ben aynı ruhun insanlarıyız” der. Baba oğul ilişkisi aslında bir mirasın aktarılmasıdır. Baba ay dost deyince yeri göğü inleten adamın oğlu Anadolu’nun büyük aşığı olma yolunda ilerleyecekti elbette. Babanın sesi oğlunun sesine sinecekti.

Dizinde sızıydı anamın derdi

Tokacı saz yaptı elime verdi

Yeni bitirmiştim üçünen dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler

Artık büyümüştür Neşet. Gençlik yılları köy köy gezip çalarak ve söyleyerek geçer. Düğünlerde çalıp insanları eğlendirmek bu içli adam için zulüm gibi gelmeye başlamıştır. Bu bir çelişki bu bir sancıya dönüşmüştür. Bu sancıyı ustanın bir ansını dinlerken anlayabiliyoruz.

Yine bir gün yakın bir köye gitmiştik. Çalıp söyleyip eğlendirecektik. Bizi bir odaya götürdüler. İçeriye girince genç bir delikanlının hasta yatağında ve başucunda anasını oturur gördüm. Tam odadan çıkacakken kahya engel oldu ve geç geç burada çalacaksın dedi. Ne çalayım ben orada bir genç yatıyor acılı anası gözlerimin içine bakıyor. Hayat işte mecbur ne çalıp çalmadığımı bilmeden o geceyi bitirdim. Eve döndüğümde o sahne gözümün önünden gitmiyordu. Çok etkilenmiştim. O gece oturup anam ağlar başucumda isimli türküyü yazdım.

Anam ağlar baş ucumda oturur

Derdim elli iken yüze yetirir

Bu dert beni yiye yiye bitirir

 

 El çek tabip el çek benim yaramdan

 Ölürüm gurtulmam ben bu yaramdan

Böylece ilk beste çıkar ortaya. Artık o gönlümüze uzanan yolun en güzel yolcusu olacaktır. Kimseye bu benim bestemdir demez diyemez. Yıllar sonrası babası gelir ve sorar. Ne diyeceğini bilemeden susar usta. Babası;

-Bize garipler derler yavrum gönül de garip.

Bu sözden sonra büyük usta artık GARİP mahlasını kullanacak eserlerini bu mahlasla yazacaktır.

Perişan halimi gördün

Bana bu derdi sen verdin

Benim derdim senin derdin

Sen benimsin ben seninim

 

Kalbimi kalbinden duyan

Halım değil midir ayan

Garib’i bu hala koyan

Sen benimsin ben seninim

Ertaş bir güzele gönül verir. Babadan rica edilir yârin kapısına gidilir. Adları garip, işleri çalgı olunca burun kıvırır baba. Yerleşik hayata geçip başka bir iş tutma şartı koşar Ertaş’ın aşık gönlüne. Oysa o garipti. Çalmak ve söylemekten başka bir iş bilmezdi. Bu işe çok içerler usta.

Yarin aşkıynan arttı hep derdim

Babamı bir yâre düğür gönderdim

Başlığı çok istemişler haberini aldım

İstemiyor seni yârin dediler.

 

Kırşehir’de yedi sene kalınca

Düğün düzgün hepsi bize kalınca

Ne yapsın çalgıcı arkadaşlar yer daralınca

Angara’ya gider yolun dediler.

Dışlanmışlık, hor görülmüşlük yine kapıya göçü dayar. Çıkar gurbet yoluna ben gurbette değilim gurbet benim içimde der gibi. Bin dokuz yüz ellilerin ortasında kopar bozkırdan usta. Elinde saz cebinde iki lira bir de buçuğu var fazlaca. Henüz yaş yirmi olmamıştı. Çıkınında aşk acısı, sırtında geçim davası, dilinde türküsü vardı. Anadolu’nun garip yiğitlerinin adresi o zamanda İstanbul’du şimdi ki gibi. Düştü yola usta vardı gurbete.

Gurbete gideni de gelmez diyorlar

Akar gözyaşlarım dinmez diyorlar

Sevenler murada ermez diyorlar

Yüzü yanık bir adamın bütün gün sazını dinleyip insafa gelmesiyle başlar gurbete biletsiz bir yolculuk. Otel köşeleri, parasızlık, garibanlık. Karın tokluğuna bile iş bulamamış bir garip. Yol götürür onu Doğu İşhanı’nın önüne. Kaldırır kafasını bakar, okur tabelayı.  Tabelada Şen Plak yazar. Çıkar yukarıya elinde sazı. Behiye Aksoy dinliyorlar içeride. Seslenir kendine İsmail Şençalar. Ne arıyorsun diye. Ben saz çalarım der ve girer içeriye. İşimiz bitsin de dinleyelim seni der içerdekiler. Başlar usta babasından bir bozlağa büyük usta;

Neden garip garip ötersin bülbül

Yoksa  sen de  bahtı kareli misin

Durmaz feryat edip coşarsın bülbül

Sen de  benim gibi  yareli misin

Ağlar Kadri Şençalar. Sarılır boynuna tutar elinden götürür ustayı Beyoğlu saza. Çal garip der çıkarır sahneye. Yatacak yer yiyecek ekmek türkü söyleyecek mekan verirler gariplerin garip türküsüne. Artık öğlen ve akşam yemeği, tek göz evi ve yedi buçuk lira yevmiyesi vardı. Zaman böylece akıp geçiyordu. Koskoca bir yalnızlık içinde iki yıla yakın bir zaman akar gider sokaklarında İstanbul’un. Dilinde Zeki Müren’in “Yaşamak zevki verir ruhuma sonsuz  kederim” şarkısı ile yol alır vapurlarında o koca şehrin. Şehir sıkar ustayı ve kaytan bıyıklı püsküllü sazı ile sahne aldığı Beyoğlu’na veda edip koltuğunun altında iki plak ile döner Kırşehir’e.

Günler akıp giderken radyodan bir ses duyar Ertaş TRT Ankara Radyosunda Yurttan Sesler de Hacı Taşan nerden gelirsin mahlenin aşığı diye türküler söylüyordu. Kaptı sazını düştü Ankara’nın yoluna. Kısmet oldu bir Cuma günü yurttan sesler’ de yankılandı yurdumun en güzel sesi.

Geleli gülmedim ben bu cihana.

O artık Türkiye’nin türküsü Anadolu’nun aşıklık geleneğinin son temsilcisi olma yoluna çıkmıştı. İyi ki çıkmış iyi ki “BOZKIRIN TEZENESİ” olmuştu.

Ankara yılları başlamış sesi radyodan daha çok duyulur ve plak üstüne plaklar çıkartır. Bu yıllar altmışlara işaret ediyordu takvimde. Bir de büyük bir aşka düşer Mecnun Leyla’sını bulur vuslat gerçekleşir.

Sevda gitmiyor serde

Düşürdün beni derde

Zülüflerin dökülmüş

Al yanağına perde

 

Kaşların kara kara

Gözlerin derde çare

Senin için yanarım

Kerem misali derde

 

Garibim böyle  yarim

Merhamet eyle yarim

Suçum nedir bilmiyom

Ne ise söyle yarim söyle

Bu evliliğe babası karşı çıkar ve uzun süren bir küskünlük yaşanır. O artık ünlü bir ozan üç çocuk babası yapar. On yıl süren bir evlilikten sonra Leyla’sından ayrılır ve doruklara giden yol bu ayrılıkla başlar. Hata benim suç benim, kendim ettim kendim buldum, evvelim sen oldun ahirim sen oldun der. Yazı kışa çeviren türkülerin altına atar imza.

Yazımı kışa çevirdin

Karlar yağdı başa Leylam

Viran oldu evim yurdum

Ne söylesem boşa Leylam

 

Her an Gözümde perdesin

Nere baksam sen ordasın

Mevlam ayrılık vermesin

Gökte uçan kuşa Leylam

Baba kırgın o eşinden ayrı başladı türkülerde atışma. Baba seslendi Neşet’e

Evvelce tutmadı Neşet sözümü

Öksüz koydu yavruları kuzuları

Yıllar akıp gidiyor. O her gün halkın gözünde büyüyordu. Süleyman Demirel ona devlet sanatçısı ünvanı teklifini sunuyor o ise “Ben halkın sanatçısıyım bu bana yakışmaz” diyordu.  Konser konseri, turne turneyi izledi. Zeki Müren’le İzmir’de birlikte sahnelere giden yol Neşet Ertaş’ın yolu olmuştu artık. Pasaportunda saz öğretmeni yazan bir adamdı ve Almanya yılları başlıyordu. Gurbet, özlem sardı sineyi döküldü sazdan nağmeler, kuşatıldı gönüller.

Memlekette kötü haberler geliyordu yeri göğü inleten baba Muharrem hastaydı. Döndü sılaya vardı babanın otağına. Yaz çiçeği gibi geldin diyordu hasta yatağından doğrulan baba. Yalan dünyadan ne buldun bak ölüm geldi diyordu. Baba iyi olunca Almanya’ya döner Neşet Usta.  Birkaç gün sonra kara haber dayanır kapıya, baba artık intikal etmişti ebedi hayata. Babasının cenazesine gelemedi. Aradı memleketi haber almak istedi. Son nefesin de ne dedi diye sordu. “Sazımın emaneti” dedi dediler. Babasının bu vedası üzerine canı yanan usta onun bir bozlağının üstüne onun ay dost feryadıyla başlayan bozlağını seslendirdi. Yeri göğü inletti sesi, geldi gönüllere aktı.

Ay dost deyince yeri göğü inleten

Muharrem ustaydı bunu dinleten

Gönül kırmazdı bilerekten bilmeden

İnsan velisini neyledin dünya

 

 

Sazını çalarken kendinden geçen

Gönülden gönüle kapılar açan

Aşkın dolusunu nefessiz içen

Gönül delisini neyledin dünya

 

Garip babamdı muharrem usta

Bilirim aşıktı sevdiği dosta

Sazımın emaneti diyen son nefeste

Sazın ulusunu neyledin dünya

 

Sancılı bir yaşamın sonuna doğru akıyordu ömür. Denizine koşan ırmaklar gibi. Kapanmıştı gurbete küskündü Anadolu’ya. Kapı çalındı. El Bayram Bilge Tokel’di yıl iki bindi. Yeniden döndü sılaya buluştu aşığı olan halkı ile. Konserler izdiham programlar bayram yeriydi. Otuz yıl sonra baba toprağına döndü. Uçsuz bucaksız bozkırları süzdü. Geçmişi andı. Ay dost diye haykırıp doğduğu dağlarda çiçekler açtırdı.

Konsere gittiği yerlerde insanı ona “Sana gurban olurum, sana gurban olurum” diye sesleniyordu. Ücretsiz halk konserleri veriyor, Kalan Müzik sayısız türkülerini toparlayıp hazine haline dönüştürüyordu.

Artık o Türkiye ulusal Envanterine yaşayan insan hazinesi diye kayıtlıydı. Ömrün sonuna gelmiş hastalanmış, askerliğini yaptığı İzmir’de hastane yatağında yalan dünyaya veda etmişti. İnsan ne zaman ölür sorusunun cevabı can verince değil adı anılmaz olunca gerçeğinin bir anıtıdır o. Sonsuza kadar yaşayacak bir isim, bir kutlu miras bıraktı bize. Onun türküleri ile sevdalanıp onun türküleri ile yâre mektup yazıyoruz hala. Yazmaya da asırlarca devam edeceğiz zannımca. Mızrabının darbeleri hem gönlümüzün bam telinde inleyecek, rahmet ve şükranla yad edeceğiz.

Yalan dünyanın Çiçek Dağı’ndan yükselen gönlümüzü fetheden sesi hep gök kubbemizde yankılansın, türküler susmasın Anadolu ilelebet var olsun.

Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın,

Bende gülemedim yalan dünyada

Sen beni gönlümce mutlumu sandın

Ömrümü boş yere çalan dünyada.

 

Ah yalan dünyada, yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

 

Sen ağladın canım ben ise yandım

Dünyayı gönlümce olacak sandım

Boş yere aldandım, boş yere kandım

Rengi gözümde solan dünyada

 

Ah yalan dünyada yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

HAZIRLAYAN: Musa GÖÇER

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube