Antakya Mevlevihanesi’nden Mehmet Şah Vakfı İş Hanı’na

Başlığa bakıp ta “Antakya Mevlevihanesi de nereden çıktı?” diye soranlar olabilir. Hemen cevap verelim: Antakya’nın 20. yüzyıla kadar bir Mevlevihanesi vardı ve bu kurum bugünkü Mehmet Şah İş Hanı’nın olduğu yerdeydi.

Şimdi de aklınıza “Antakya’nın Mevlevilikle ve Mevlevihane ile ne ilgisi var?” sorusu gelebilir. Tabii ortalıkta mevlevihane, mevlevi namına hiçbir şey olmayınca bu sorudan daha uygun bir soru olamaz. Buna hemen, kurumların ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve bu kurumların belli dönemlerde etkinlikleriyle toplumda belli bir görevi üstlendiklerini, bir ihtiyaca cevap verdiklerini belirterek konuya girelim.

Antakya Mevlevihanesi de halktan belli bir kesimin duyduğu ihtiyaç sonucu oluşmuş, kurumlaşmış, uzun süre faaliyet göstermiş, çevrede izler bırakmış ve insanlarla var olan kurum, yine ona ihtiyaç duyan ya da destek veren insanların yok olmasıyla ortadan kalkmış, mirası kalmıştır.

Mevlevi hayat felsefesi Allah aşkının, barış ve hoşgörünün simgesi olduğu için, Osmanlı coğrafyasının geniş bir kesiminde Mevlevihaneler açılmıştı. Mevlevihanelerin açıldığı merkezler gözönüne getirildiğinde, bunların rastgele seçilmediği, seçilen yerlerin kültürel yapı ve sosyal çevre yönünden gelişmiş ve elverişli ilim ve kültür merkezleri olduğu görülür. İşte Antakya da bu seçilmiş, fikir ve kültür seviyesi yüksek yerlerden biriydi.

Antakya Mevlevihanesi 19. yüzyıldan beri varlığı bilinen ve Halep Mevlevihanesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren, şehrin hayatında etkiler yapan bir merkez idi. Ama savaş ve işgal yıllarında bu kurumun arşivi yok olduğundan bugün elde fazla bilgi ve belge yoktur. Ancak bazı kayıtlardan, o dönemde yaşamış, Mevlevi ayinlerine katılmış kişilerden nakledilen bazı anılardan ve bilgi kırıntılarından bilgi edinebiliyoruz.

1896 yılında Antakya Mevlevi Dergâhı Şeyhi (Postnişin) Muhammed Şah Dede’dir.

1915 yılında Antakya Mevlevihanesi’nin başında postnişin olarak yine Mehmet Şah Efendi’yi görüyoruz.

1. Dünya Savaşı çıkınca Mevlevî camiası Konya Dergâhının öncülüğünde bir Gönüllü Mevlevi Taburu kurmuşlar, 47 Mevlevihanenin katıldığı bu tabura 1026 mevlevi dervişi gönüllü olarak katılmıştır. Her Mevlevihaneden farklı sayıda dervişin katıldığı bu gönüllüler taburuna Antakya Mevlevihanesi’nden, Postnişin Mehmet Şah’la birlikte 8 derviş katılmıştır. Bu tabur daha sonra alaya dönüşecek ve savaşa katılacaktır.

İdari yapı bakımından Halep Mevlevihanesi Konya’ya, Antakya Mevlevihanesi Halep Mevlevihanesi’ne bağlıydı. Mevlevihane Asi kenarında ve bugünkü Vakıf (Mehmet Şah) İş Hanı’nın yerinde faaliyet gösteriyordu. Antakya Mevlevihanesi’nin bir postnişini, dikkati çekecek sayıda müntesibi, dervişi ve görevlileri vardı.

Mevlevi kültürü ilimin, aşkın (Allah aşkı), müziğin ve raksın önemli yer tuttuğu bir anlayış ve inanış üzerine kurulmuştu. Buna uygun olarak Antakya Mevlevihanesi’nde de Kur’an tilavet edilir, mesnevihanlar Mesnevi okur, belli zamanlarda sema ayinleri yapılırdı. Mevlevi müziği Antakya’nın Müzik tarihinde çok özel bir yere sahipti. “Ney”in, “rebab”ın, “kudüm”ün sesinden etkilenmeyen insan olmadığı için, ayinlerde kullanılan ney, Kudüm ve rebab gibi müzik aletleri ve icra edilen müzik şehrin hayatında ve halkın mûsikî anlayışı üzerinde büyük etkiler yapmıştı. Dergâhta imal edilen, kullanılan neylerin kamışları Cerep Deresi (Koyunoğlu) köyünden seçilip getirilir ve ney haline geldikten sonra ve ihtiyacı olan diğer mevlevihanelere de gönderilirdi.

Mevlevihanenin masrafları halkın bu kuruma vakfettiği malların gelirlerinden karşılanır, hatta gelirden bir miktarı da Halep Mevlevihanesi’ne gönderilirdi.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Antakya işgale uğrayınca vakıfların idaresinde Halep’teki Evkaf Memurluğu söz sahibi oldu. 1930’lu yıllarda yapılan düzenlemeler birçok vakıf malının yağmalanmasını kolaylaştırdı. Bir zaman sonra postnişin Mehmet Şah vefat etti. Çocuğu olmadığından Mevlevihane’nin yönetimi Halep’ten tayin eden memurların eline geçti. Mevlevihane kapandı. Dervişler ve müritler şehirdeki diğer şeyhlere ve tekkelere yöneldiler. Ama 1939 yılında Hatay Türkiye’ye katılınca, tekke, türbe ve zaviyelerin tamamı kapatıldı, tasavvufi düşünce bir duraklama devrine girdi. Mevlevihaneden eser kalmadı, yeri, yeni yapılaşmalarla garaj, sinema, banka gibi kurumlara ev sahipliği yaptı. Mevlevihane Vakfı, Vakıflar Müdürlüğü’nün yönetiminde uzun yıllar kiralama yöntemiyle devam etti. Daha sonra 1990’lı yılların sonlarında vakıflar idaresi parlak bir fikir olarak buraya bir iş hanı yaptırma kararı aldı. Yapılar yıkıldı. Temel diye devasa bir çukur açıldı. Buranın sit alanı içinde olduğu gerekçesiyle protestolar, itirazlar ve alan olarak bırakılması talepleri yükseldi, gösteriler yapıldı. Bu nedenle uzun süre inşaata başlanamadı.

Bu alan gerçekten de çok değerli ve tarihi bir bölgede yer alıyordu (Ama her nasılsa, kazılar sırasında arkeolojik öneme sahip herhangi bir şey bulunmadığı ifade edildi). Halbuki Roma döneminde burası agoranın bitişiği ve meşhur rıhtımın olduğu yer idi. Akdeniz’den Asi yoluyla gelen yelkenliler buraya yanaşıp yükünü boşaltıyor, yük alıp tekrar denize yöneliyordu (Bu trafik 4. yüzyıla kadar sürdü). Nitekim kazılar sırasında, birkaç metre boyunda çok sayıda ve çürümemiş (çünkü sedir ağacıydı) ağaç çıkmış, ortaya yığılmıştı. Bunlar, rıhtımı oluşturan kazıkların bir bölümüydü. Bunlardan bir iki örneğin alınıp müzeye götürülmesi talebimizi duyan olmadı. Nihayet itiraz ve gösterilerin arttığı bir dönemde bu muzır tanıklar da kayboldu, kimse de arayıp sormadı. Sonra işler yoluna girmiş olmalı ki, Antakya nur topu gibi iki binaya sahip oldu. Okul yaptırmış hayırsever gibi, binaların adında “Mehmet Şah” vardı, ama Mevlevilerden, Mevlevihaneden eser yoktu.

Yapılan binalar sadece “ne kadar gelir getireceği” düşünülerek yapılmış olduğundan, şehir ve çevre hiç düşünülmemişti, bu nedenle de doğal olarak Antakya mimarisine uyan hiçbir yanı yoktu. Yapılar, Köprü’nün kapıcıbaşısı gibi oraya kurulmuş, sabır ve sebatla bekliyordu, ama Köprübaşı’nın yapısal karakteristiğine hiç uymuyordu. Burası Mevlevihane Vakfı’na ait olduğu halde, bugüne kadar şehirde Mevlevilik ve Mevlevi kültürü namına hiç bir şey yapılmamıştı. Yapılan binalar bir ticarethane olarak görüldü. Herhalde vakfiyeye, vakfın gayesi ve tarih gözardı edildi. O amaçla vakfedilen taşınmaz mallar eskiden Mevlevihane’yi yaşatırken, şimdi bizzat Mevlevihane başka kurum ve yapıların yaşaması için hizmete koşulmuş oldu. İşin garibi, “hani vakfiyelerin gayelerine ve ilkelerine aykırı davranılmıyordu?” diye soran kimse de çıkmadı. Zamanla halkın gözü binalara, çevreye alıştı gitti, herhalde “Vakıflar” da epeyce gelir sağladı,

Buraya yapı yapılamaz mı? Tabii ki yapılabilir. Ama bunlar yapılırken vakfa esas olan asıl kurum dışlanamaz, silinemez.. Böyle yapılırsa, hem vakıf kavramına ve amacına, hem de şehir tarihine ve mimarisine ihanet edilmiş olur.

Burası vakıfların elinde olabilir, ama Antakya’dadır, Antakya’nın malıdır. Eğer Antakya şehrinin ve Antakya halkının hakları varsa ve bunlar dikkate alınıyorsa “biz böyle uygun gördük” diye dayatmak yerine yapılacak binaların projesi üzerinde yerel halk ve idare de söz sahibi olur. Proje varsa, mimari, kullanım ve estetik yönlerinden bazı değişiklikler yapılarak bir orta yol bulunur ve ortada problem kalmaz. Böylece etkileri en az 30-40 yıl devam edecek ve dönüşü olmayan bir yanlış uygulama da önlenmiş olur.

Sonuç olarak, ne yapılabilir diye sorulursa, köprü tarafındaki blok için özel bir proje geliştirilip, tarihi Antakya yapılarının mimarisi esas alınarak, içinde tipik ve mütevazi bir Mevlevihane bölümü, ön tarafında avlusu, ney imalâthaneleri ve kurs merkezleri, kütüphanesi, belki satış yerleri, oturma yerleri bulunan, inanç turizmine de büyük katkısı olacak bir veya iki katlı bir kompleks düşünülebilir. Arka taraftaki blokun yerine ise, mevcut mevzuatın izin verdiği, çirkin görünmeyen ve ön taraf ile uyumlu, amaca uygun bir işyeri bloku yapılabilir.

Tabii bu bir temennidir. Bu ya da benzer bir çözüm üretilebilirse, ne güzel. Yok, yapılamıyorsa, çaresiz, tarihine sahip çıkamayan bir şehirle; şehrine sahip çıkamayan bir halkla; şehri ve halkı düşünmeyen bir girişimle karşı karşıya olduğumuzu düşünür, “gökten ne yağdı da yer kabul etmedi” misali, her zamanki gibi sessizce oturur seyrederiz..

Bekleyelim ve görelim “âyine-i devrân neler gösterir.”..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube