Aydonat kapandı

Çocukluğumun Karşıyaka’sı bitiyor artık. Bitti de kabullenemediğim için anılarımla yetiniyorum belki de. İş Bankası’nın bahçesinde yedi veren güllerinin açtığı, yemyeşil çimenlerin içindeki binası yok olalı kaç yıl oldu tam olarak anımsamıyorum. Ses, Melek, Zafer, Şan, Elif, Efes, Şeref, Cihan Sinemaları ne zaman yok oldu. Avcılar Kulübü de birden bir masal gibi uçuverdi. İlk içkimi içtiğim Kaluçların üstündeki meyhane sadece anılarımı süslüyor. İçinde balıkçıların, manavların, kahvelerin bulunduğu Havra nereye gitti.

Meyhanelerin sokağında birkaç birahaneden başka bir şey kalmadı görünürde. Cadde üzerindeki Kemal’in Yeri’nin kokusu şimdi bile belleğimde taptaze öylece duruyor. Sami Pastanesini anımsayan var mı? Hele iskelenin yanındaki Tilla, vapurdan inince insanın iştahını kabartan balık, et ızgara kokularını nasıl unuturum. Gerçek Karşıyakalılar nasıl unutur. Şimdilerde kaç kişi anımsıyor yazdıklarımı. Karşıyaka büyük bir göç dalgasına yenilmiş görünüyor. Karşıyaka’nın ünlü manavı Şen Manav yok olsa da gönüller şen olsun diyeceğim, ama olmuyor.

Karşıyaka geleneğini sürdüren meyhaneler bir bir yok oluyor. Günümüzde bunu Kulis ve Aydonat sürdürüyordu. Gücümüz yettiğince uğruyorduk. Aydonat’ın sahibi Hayri ağabeydi. Ailesiyle birlikte yönetirlerdi. Eşi, oğlu, kızı Arzu’yu da görürdüm. Oranın müdavimleri Karşıyaka’nın eşrafıydı. Yabancılar pek uğramazdı. Kızı Arzu öğrencimiz olmuştu. O yüzden ayrı bir dostluk vardı aramızda. Son birkaç yıldır işlerin iyi gitmediğini söylüyorlardı. Söylemelerine gerek yok, maç günleri dışında bir iki masayla yürümeyeceği belliydi. Mekan kendilerinin olduğu için epey dayandılar. Yaz boyunca gittik, arkadaşları da alıştırmıştım.

Giderdik kendi evimiz gibiydi. Paramız yok, önemli değildi. Olduğunda ödersiniz, derdi Hayri ağabey. Birkaç eski Karşıyakalı bir iki kadeh içkiyle dalıp giderlerdi. Mezeleri yalnızlık, yapayalnızlıktı. Kimseler de kalmamıştı eskilerden. Her yudumda öyle bir dalarlardı ki işte o zaman kadim dostları yanlarında bitiverirdi. Hey gidi günler hey, demeden edemiyorduk. Nereden nereye gelmiştik. Yaşadığın ilçeye yabancılaşmadan başka bir şey değildi. Caddeye çıkınca yabancılaşmayı daha somut yaşıyorduk. Herkes birbirine yabancıydı. Göz göze gelmekten çekinen insan yumağı, insan seli içinde bir dost bakış aramanın heyecanı yetiyordu. Sonuç mu, yine hüsran…

Bir ara çarşıya inmedim. Okullar açılmıştı, sabah çıkıp akşam dönüyordum. On gün önce Eshot Sokağına ilk kez bu denli yabancılaştığını yaşadım. Aydonat Meyhanesinin yerinde yeller esiyordu. Onun yerinde bir market yer alıyordu. Çocukluğum, gençliğim başıma yıkıldı sandım. Ağlamamak için zor tuttum kendimi. Karşısına geçtim, yaslandım duvara. Bir sis katmanını deldim geçtim. Bir masal dünyasındaydım. Birbirine gülümseyen, annemin babamın hatırını soran insanlar, selam söyleyenler sıra sıra geliyordu. Yemek yeni yemiştim. Ses Sinemasının altındaki tostçuya gidiyordum. Daha önce dönerli sandaviç yedim. Eve peynir almam gerekiyordu. Kahramanoğlu Mandıraya uğradım. İyi peynir yokmuş, Kaluç Şarküteriye git dedi. Şen Manav’dan domates aldım. Oğlu Mehmet Ali sınıf arkadaşımdı. Annem, babama selam söyledi. Elimde yükler mutlaka tost yiyeceğim. Ses Sinemasının önüne gittim. Sinema kapalıydı. Tostçuya baktım. Şişman tostçu oradaydı. Tost dedim. Bitti, dedi. Bundan sonra pizza satacağım, dedi. Pizza ne, diye sorarken, bir el omzuma uzanmıştı. Liseden sınıf arkadaşım Cemal, Deve Cemal. Ne yapıyorsun burada? Hiç dedim. Yoruldum da, bırak ayak yapmayı sen yorulmazsın. Aydonat’taki anılara mı daldın? Sustum. Geçmişe kulak ver, dedim. Cemal durur mu, kafayı mı sıyırdın sen, dedi… Ne diyebilirdim ki…

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube