Aziz Kemal Hızıroğlu ile Söyleşi


OKUMA TUTKUSUYLA BAŞLIYOR HER ŞEY

GİRİŞ: On beş yılı aşkın bir süredir hazırlayıp Radyo Akdeniz’de canlı olarak sunduğum “Umudun Sesi” şiir ve türkü rüzgârı programımda şiirlerini paylaştığım kıymetli bir değerimiz bu haftaki söyleşi konuğum. Şiir, roman ve deneme türlerinde çokça eserleri olan Aziz Kemal Hızıroğlu ağabeyim 1949 yılında Adapazarı’nda doğdu. 1967 yılında Kuleli Askerî Lisesi’nden, 1971 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Dil işçiliği oldukça sağlam bir çınar desem abartmamış olurum. Bu söyleşi ile ben de okurlarımla birlikte usta kalemi daha çok tanıyacağım…

Nebih Nafile

*Nice sağlıklı yıllar ümit ederek, yetmiş bir yıla sığdırdıklarınızı biraz özetlerseniz Aziz Kemal Hızıroğlu ile ilgili nasıl bir yaşam şiiri çıkar?

*Derin, ama sessiz acıların dışında mutlu ve yorgun bir yaşam şiirim var benim… İstediklerimi yazdım. Şimdilerde çok daha seyrek olsa da yazmaya devam ediyorum. Önemli kusurum yaşama, sokağa, doğaya, insana, gerçeğe, düşe ve sevdaya yoğunluklu olarak şair gözüyle bakmamdır diyebilirim… Bu nedenle olsa gerek pek çok değerlendirilememiş rastlantılar, güzellikler, sevinçler ve kariyer kayıplarımdan söz edilebilir… Ancak işin içinde şiir varsa, ben bütün kayıplara razıyım… Şiir benim için bir yaşam biçimidir…

*Yazma tutkunuz nasıl başladı? Özetlemek gerekirse yazmaktan nasıl bir haz aldınız?

*Okuma tutkusuyla başlıyor her şey… İlkokul çağlarımda ekonomik gerekçeler yüzünden bizim eve pek kitap girmemişti. Kasımpaşa’da tek odalı beş çocuklu bir evde yaşıyorduk o zamanlar… Evlerinde çocuk kitabı ya da yerli klasikler olan arkadaşlarımdan temin edebildiğim kitapları –sırayla- okuyor ve iade ediyordum. Bu arada annemin ve babamın bize belli etmeden yaşadıkları acıları fark ederek, onlar için –çocukça- şiirler yazmaya başlamıştım. 1996’da yayımlanan “Saprofit” adlı kitabımdaki “Tek Odalı Beş Çocuklu Kasımpaşa Evinde Bir Salı Akşamı Pazarlığı” adlı şiirimin nüvesine 1959 yılında tuttuğum bir hatıra defterinde rastlamıştım… Biz o yıllar “günce” yerine hatıra defteri derdik… Benimki özel bir okuma ve yazma tutkusuydu sanırım. Beş çocuğun en büyüğü olduğum için kardeşlerime okuma sevincini de ben aşılamış olabilirim… Ayrıca okuma ve yazma tutkumu fark eden ve sınırsızca destekleyen ilkokul öğretmenim Semiha Bor ile ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Nurettin Kandıralı’yı sevgiyle, saygıyla anıyorum… Işıklar içinde uyusunlar… Ve merak etmesinler, Aziz Kemal 60 yıldır okuyor ve yazıyor hâlâ…

ESKİ ÖĞRETMENLER FİLOZOF GİBİYDİLER

*Benzer yanımız var bizim. Beş çocuklu yoksul bir ailenin en büyük çocuklarıyız. Aziz ağabeyim, sanırım gençlerimize yeterince şiiri, türküyü, romanı sevdiremedik. Farkına vardıkça daha çok üzülüyoruz. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

*Babam okumalarımın farkında değildi pek, ama annem görüyor ve belli etmeden destekliyordu. Hatta okuduğum kitapların bazılarını özetlerle anlatıyordum ona… Yani iş aileden başlıyor. Ailede özellikle anne, baba ve ağabeylere öykünülür… Sonrasında da -ve bazen ilk önce- öğretmenler gelir… Ben öğretmenler konusunda şanslıydım… 60-70 yıl önceki öğretmenlerle bugünkü öğretmenler arasında bir hayli uçurum olduğunu düşünüyorum. Eski öğretmenler filozof gibiydiler. Çok okuyorlardı. Hemen hemen hepsi doğu, batı ve yerli klasikleri biliyorlardı. Yaşlı öğretmenlerin ezbere şiir okumalarına hayrandım. Zamanın ruhu, yeni öğretmenler kuşağında bilim, bilgi ve teknoloji açısından zenginleşme yarattı elbet, ama edebiyat ve sanat disiplinlerinin pek çoğunda hızlı bir ivmeyle yoksullaşmaya neden oldu… Sanırım bu konu, toplumsal psikoloji ve sosyolojinin alanına giriyor…

*Kendi benliğimi geliştirmeyi fark ettiğimde ödünç kitaplarla okumaya başlamıştım. Okumanın, öğrenmenin daha çok farkına vardığım ilk birkaç kitaptan sonra kendi kütüphanemi oluşturmaya başlamıştım. Harçlığımın tamamını kitaplar için harcardım. Günümüz gençliğinde daha çok alım gücü olmasına rağmen böyle kaygıları yok.

*Sevgili Nebih… Siz bana göre şanslıymışsınız… Kendi mütevazı kitaplığınızı oluşturmak için harcayacağınız harçlıklarınız varmış… Benim ilkokul ve ortaokulda hiç harçlığım olmadığı için arkadaşlarımın, akrabalarımın ve öğretmenlerimin kitaplarından yararlandım. Günümüz gençliği çok gelişmiş bir bilişim ve iletişim çağında yaşadığı ve dijital platformlardan yararlandığı için okumaya yeterince zaman ayıramıyor. Bu platformlarda ne okuyabilirse kârdır diye düşünüyorum. Ancak aynı gençliğin özgürlük arayışının, bilgiye ulaşımının ve çağı sorgulayışının önceki kuşaklara göre çok daha verimli olduğunu inkâr etmemek gerek… Etsek ne yazar, o gençlik yoluna devam ediyor… Şunu da eklemek isterim: Tanıdığım pek çok gencin birer kitap kurdu olduğunu belirtmemde yarar var.

*Çeşitli vakıf, dernek ve sendikalarda kurduğunuz İngilizce atölyelerini konuşmak istiyorum. Bu fikriniz nasıl oluştu? Halen devam ediyor mu?

*Öncelikle şunu söyleyeyim… İstanbul’dan İzmir-Dikili’ye üç yıl önce taşındık. Üç yıldır vakıf, dernek ve sendikalarla ilişkim yok. Ekonomik gerekçelerle çeviri bürolarına günlük çeviriler yapmayı sürdürüyorum sadece… Vakıf, dernek ve sendikalarda önce İngilizce grupları kurarak ders veriyordum. Öğrencilerimin arasında çok yetenekli olanlara ayrıca Türkçe ve İngilizce dersleri vererek, onlara çeviri yapabilme yolları açtım. Bana ve benim konumumdaki başka hocalara ihtiyaç duymasınlar diye… Vakıf, dernek ve sendika dışında Şehir Tiyatrolarının Muhsin Ertuğrul sahnesinde 4 yıl boyunca oyunculara, dramaturglara, tiyatro çalışanlarına da gruplar halinde dersler verdim. TAV (Toplumsal Araştırmalar için Vakıf) da ders vermenin yanı sıra iki dönem Kültür ve Eğitim’den sorumlu yöneticilik yaptım. Şiir ve bu çalışmalarımın ömrümün anlamı olduklarını düşünüyorum… Gözüm açık gitmeyecek Nebih can…

*Yazmak, okumak… Çok iyi bir okuyucu olmak için elbette yazmak gerektirmiyor. Ancak bazı yazarlar okumuyor, öğretmenler okumuyor, gençler çoğunlukla okumuyor… Bunun için neler söylersiniz?

*Okumayanlar, ufkunu ve imgelemini genişletmeye çalışmayanlar da yaşıyor, ama ben onların hayata geçmeden yaşadıklarını varsayıyorum. Öyle de yaşanıyormuş demek ki… Geleceğimizi, özgürlüğümüzü, hukukumuzu ve demokrasimizi okuyanların, okuduğunu içselleştirenlerin, sorgulayanların belirleyeceğine inanıyorum. Yeni insanın en önemli özelliği fark etmek ve soru sormak olmalıdır. Yeni insan (ve özellikle kadınlar) “hayır” demeyi bilmelidir. İnsan haklarına, kadın haklarına, çocuk haklarına, hayvan haklarına, doğa haklarına giden ana yol fark etmek ve soru sormaktan geçer… Bilgiyle donatılmış bilinç ve duyarlıkla donatılmış iyiliğin patikalarında yürümek okumakla başlar kısacası…

*Söyleşi için teşekkür ediyorum. 2021 yılına korona virüs kâbusu ile girdik. Edebiyat, sanat bir nebze nefes oluyor. Son söz olarak insanlığa ne söylemek istersiniz?

*Söyleşi için ben de teşekkür ederim sevgili Nebih… İnsanlığa şöyle bir seslenişle bitireyim sözlerimi: Ey insanlık! Oku, içselleştir, soru sor, özgürlüğün yakasını bırakma, demokrasiye ulaş ve daha bir güzelleştir, ölümden korkma… Çünkü uygarlığı bugünlere getirenler genellikle bu yolda ölürken ölümsüzleşenlerdir… Virüsler, doğanın öç almasıdır. Doğanın bilinci kabul edilen insan, artık bilincin doğasına da saygı duymalıdır… Kendi kıymetin için doğanın kıymetini bil insanlık! Geç kaldın, daha da gecikme… Fark et…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube