Şair Sabahattin Yalkın ile Söyleşi – 1

GİRİŞ:
Konuştuğumuz kişilerden, seyahat ettiğimiz, birlikte yemek yediğimiz, içtiğimiz her bir insandan bir şeyler öğreniyor, zihnimizde farklı ve yeni düşünceler açılıyor. Şair Sabahattin Yalkın, yaşayan ulu bir çınarımız. Onu anlatmak elbette kelimelere sığmaz. Bugünkü söyleşimizin hepimizin dimağına kalıcı, güzel izler bırakacağından eminim. Sözü fazla uzatmadan hemen söyleşimize başlamak istiyorum. Sabahattin Yalkın Ağabeyime özel, 12 Mayıs 2020 tarihinde korona virüs pandemi günleri nedeniyle uzaktan gerçekleştirdiğim özel söyleşimizi bugün ve yarın okurlarımızla paylaşmak istiyorum.

Nebih Nafile: Yaşayan ulu çınarımızsınız. Antakya’da doğup büyümenin özel bir anlamı olsa gerek. Seksen altı yaşındasınız ve üretmeye devam ediyorsunuz. Bu anlamda hepimize örnek oluyor ve ışık oluyorsunuz. Size uzun ve sağlıklı yaşlar ümit ediyorum. Gazetemizden bu söyleşimizi okuyarak sizleri daha detaylı tanıyacak olan kıymetli okurlarımız için kendinizden biraz bahseder misiniz?

BEN KİMİM?

Ben Antakyalıyım; 11 Mart 1934. Ana tarafım Türkmen (Bayat Aşireti – Reyhan kolu / Sürgünle geldikleri yere (Hatay’da şimdiki Reyhanlı) Reyhaniye, Reyhanlı diye adlarını vermişler. Baba tarafım Balkanlardan gelme … Hem ana tarafım hem de baba tarafım en az 200 yıldır Antakyalı. İki tarafın da anadili Türkçe. Her iki aile at işleriyle (Alım satım, yetiştiricilik ve baytarlık) uğraşan kimseler. Babadan dedem, Kafkas Cephesi’nde ayakları donduğu için bilekten kesilen, silahçı bir gazi… Fransız Mücadelesi’nde çetelerin silahlarını tamir eden, kurşun döküp fişek yapan ve Fransızlarca “Sakıncalı adam” olarak kontrol altında tutulan biri. Anadan dedem, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in 19. Fırka’sında mitralyöz… Ayağından vurulmuş bir gazi. Babamın babasını görmedim. Çanakkale gazisi olan annemin babasını bilirim; zaman zaman ağlayarak anlattığı savaş anılarını hiç unutamam. Şimdi bunlar ne oluyor? Doğu’da tek kurşun sıkmadan, donan ayakları testere ile narkozsuz kesilen birinin torunu olarak, başta serüvenci Enver Paşa olmak üzere, Dünya Savaşı’nın Talat Paşa’sını, Cemal Paşa’sını ve savaşları sevmem. Ama onların Ermeni militanlarca sokak ortalarında, şurda burda öldürülmelerini de içime sindiremem. Gerçekleri bir türlü göremeyen o kimseleri gene de koruyabilmeliydik. Onları yargılamak, gereği neyse yapmak görevimiz olmalıydı. Ben 2. Büyük Savaş yıllarında büyümüş bir çocuğum. Bütün bu anlattıklarım, benim savaşlara soğuk bakmamın, savaşlara karşı olmamın, kitaplardan ayrı, yaşamımdan öğrendiğim acı gerçeklerdir. Çanakkale gazisi dedemin, 19.Fırka’ da komutanı olan Mustafa Kemal’i gerçek kişiliği içinde anlatmasını severek ve heyecanla dinlerdim. Mustafa Kemal sevgim oradan başlar. Bu sevgi hep içimde…

Ben evinde Kur’an dan başka kitap olmayan bir evde büyüdüm. Annem ümmi (okuma yazması olmayan) bir ev kadını idi. Babam Antakya’da Fransız dönemi bir süre okula gittiği için okumayı, yazmayı (eski ve yeni yazı) bilirdi. Babası silahçı olduğu için, kendisi de silahtan anlar, onların tamir işini yapar, kurşun ihtiyacı olanlara, kurşun döker, fişek hazırlardı.

Fransızlara karşı Hatay Mücadele’sinin başını çeken şoför esnafı ile yakın ilişkisi vardı. Bu bir çete direnişi idi. O dönemin birçok genç insanı gibi babam da bir çete idi. Babamı
Antakya’da Hatay Garajı vardı; ilk orada bir odada şoförleri tıraş ederken hatırlıyorum. Bazen diş çekerdi. Hacamat yapardı, (Koldan bir damardan kan alma) sülük yapıştırırdı. Evlere musluk tamirine giderdi. Sonra dayımla ortak bir berber dükkânı açtılar. Gün kazanıp gün yiyen insanlardandı. Babamın ölünceye dek bir evi olmadı. Ama borcu da yoktu.

KİTABI EKMEKTEN AYIRMAM

İlk- orta- lise öğrenimim Antakya’da geçti. Sınıfın iyi öğrencilerinden biriydim. İstanbul Teknik Üniversitesi’ ni burslu okudum. Devlet Su İşleri ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde Daire Başkanlığına dek çeşitli görevlerde su mühendisliği yaptım. Evim oluncaya dek belki yirmi kez taşındım. Kitapsız bir evden, üç binden çok kitabı olan bir eve ulaştım sonunda. Kitabı ekmekten ayırmam. O denli değerlidir benim için.

Mühendislik dönemimde, 1970 yılında Komünist Macaristan’da VİTUKİ- Budapeşte Teknik Üniversitesi’nde Hidroloji konusunda, Uluslararası Lisansüstü eğitim gördüm. 1973-74 yılları arasında Hollanda’da Delft Teknoloji Enstitüsü’nde gene Hidroloji üzerine Uluslararası Lisansüstü eğitimim oldu. Meslek gereği Anadolu’ da nerde su varsa oraları gezdim, gördüm. Anadolu’yu, Anadoluluyu iyi bilirim diyebilirim. Dışarda hem komünist ülkeleri hem gelişmiş Batı ülkelerini görmek, oralarda yaşamak fırsatı buldum. İster Batı üzerine ister Doğu üzerine konuşurken mangalda kül bırakmayanlara karşı karnım tok. Ben Doğuluyum, Doğu’yu hep sevdim. Yeterince uygar olduğumu sanıyorum. Batı’yı çok sevdiğimi söyleyemem. Fazla bir hayranlığım da yok… Büyük kentlerin bohem yaşamı, kültürel etkinlikleri dışında, Avrupalıları hep Haçlı Seferleri’nin azgın, acımasız savaşçıları olarak görüyorum. Değişeceklerini de sanmıyorum. Bütün Kıtalarda kendilerinden başka insanları hep sömürmüşlerdir. Amerika, Afrika, Avustralya… Kaç milyon yerli öldürülmüş, kimse bilemez. Hz. İsa’ yı, sarışın, mavi gözlü, saçları darı püskülü yapan insanlardan korkulur. Evet, tanrılarını keyiflerine göre değiştiren bu insanlardan korkulur. Hindistan, Çin, Vietnam, Afganistan, Irak, Kuzey Afrika Ülkeleri, Suriye… Öldürümler, öldürümler… İlerde kim bilir nereler sırada? Bunları üzülerek söylüyorum. Çünkü ben Tek Tanrılı üç büyük dinin bir arada yaşandığı Antakya’da doğup büyüdüm. Çeşitli diller konuşan, farklı inanç içinde olan bu insanlar, yüzyıllardır bir arada, kavgasız dövüşsüz yaşamayı öğrenmişler. Herkes birbirine karşı saygılı, hoşgörülü, sevecenlik içindedir. Liseyi bitirip İstanbul’a okumaya gittiğimde, 18 yıllık yaşamım içinde (1934-1953) bir tek cinayet hatırlamıyorum Antakya’da. Bir başka sevindirici durum, aradan geçen son elli yıl içinde bu insanlar arasında evlenmeler, artık olağan karşılanmaktadır.
Mühendisliğime gelince: Mühendislik yaparken ekmeğini yediğim kurumlarıma hainlik yapmadım. Dağ, taş Anadolu’mu severek, heyecan duyarak dolaştım. Yirmiden fazla teknik makale yazdım. Çeviriler yaptım. Bildiklerimi, uygulamalarımı yazıya döktüm. Uluslararası Su Toplantıları’nda Türkiye Heyetlerinde yer aldım.1960 yılında başlayan mühendisliğimi, 1993 de noktaladım.

ÇOCUKLUK GÜNLERİMİN BİR ANISI:

Bu arada çocukluk günlerimin bir anısını anlatmak isterim: İlkokuldayım… 23 Nisan Bayramı hazırlıkları var. Yürüyüşler yapılıyor. Bütün çocuklar gibi ben de bayrama katılma sevinci içindeyim. Hazırlıkları yürüten öğretmen üçlü sıralar halinde duran öğrenciler içinden, bazılarını, sen, sen… diyerek ayırdı. Sizler bayrama katılmayacaksınız… Sadece siyah önlüklüler katılacak. Kumlu-keten giyenler serbest… Önlükleri kumlu-keten olan bir sürü çocuk içinde ben de vardım. Öyle kala kalmıştık. Çoğu kıt gelirli aile çocuklarından oluşan topluluk, biraz sallandıktan sonra evlerin yolunu tutmuştuk. Bir cins kalın patiska olan siyah önlükler, kumlu ketenden daha pahalıydı. 2. Büyük Savaş yıllarının yoksul bıraktığı çok kimse de ucuz olan kumlu keteni uygun bulmuştu kesesine. Eve dönerken üzüntü içindeydim. Sınıfın en iyilerinden biriydim. İstiklâl Marşı söylenirken bayrağı ben tutardım. Türküm, doğruyum… diye başlayan and içme töreninde, andı ben okurdum; diğer çocuklar tekrarlarlardı. Yürüyüşlerde düzgün yürürdüm. Üstüm başım temizdi. Bayrama katılamamak gerçekten canımı çok sıkmıştı. Sanki biraz da utanmıştım. Durumu anneme anlattım: Beni bayrama almıyorlar. Kumlu ketenlileri çıkardılar. Sadece siyah patiska önlüklüler katılacakmış bayrama… Annem biraz duraksadı. Benim üzgün olduğumu görünce o da üzülmüştü. Kendi
kendine söylendi biraz. Sonra, ben ona çare bulurum, dedi. Al şu beş kuruşu, aktardan siyah boya al. Annem aktardan aldığım o boyayı, kazan gibi büyük bir
kaba koyup kaynattı, benim kumlu keten önlüğümü içine atarak. Bir süre sonra
simsiyah olan önlüğü, ipe astı, kurumaya bıraktı. Sabahleyin uyandığımda siyah
önlüğüm, ütülenmiş beni bekliyordu. 23 Nisan Bayramı da…
Bu olay, benim çocuk kafamda sınıfsal yerimin bir işaretiydi. İlerdeki yıllar-
da bilgim, görgüm arttıkça, bu sınıf bilinci, kafamda en keskin çizgilerle ortaya çıkacaktı.

SEYAHATİ SEVERİM

1974 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Yüksel Koç ile evlendim. Onun bir yıl Almanya’ da Münih Üniversitesi’nde, bir yıl da ABD’de Cleveland Üniversitesi’nde misafir profesör olarak görev yaptığında yanında bulundum. Eşimin meslektaşlarından öğrendiğime göre, Prof. Dr. Yüksel Koç Yalkın, Ülkemiz Muhasebesini Uluslararası Standartlara taşımada, büyük katkılarda bulunmuş. Seyahati sevdiğim için, eşimin çeşitli ülkelerde katıldığı Muhasebe toplantılarında ona eşlik ederken, birçok kenti görme fırsatım oldu. Bu geziler, ileriki yıllarda yazdığım dışarlıklı şiirlerin çıkış noktası olmuştur. Onları sonra “Soluğumun Rengi” adı altında topladım. Bir kızımız ve ikisi kız biri oğlan üç torunumuz var. Damadım Volkan Demir, eşimin meslekdaşı; Galatasaray Üniversitesi’nde Prof. Dr. olarak görev yapmaktadır.

YA ŞİİR DİYENLERE?

Nereden mi bulaştım şiire? Siz Antakya’yı bilir misiniz?
En az on ay masmavi bir gök altında yaşamayı… Isınma sorununun pek duyul-
madığı… Ya toprağın bereketini? Meyvenin, sebzenin her türlüsü… En kıt gelirlilerin bile rahatlıkla geçinebildikleri olanaklar. Her dilden, her dinden insanlar;
bu karma yaşamın doğurduğu çok zengin yemek kültürü. Hoşgörü içinde, sevecen insanlar. Şiir için yetmez mi bunlar? Hele bu müthiş güzel iklim içinde kanı kaynayan, yüzlerinden gözlerinden aşk taşan insanlar… Hitit, Roma, Yunan, Bizans, Osmanlı kültürleri… Yahudi, Hıristiyan, İslam öğretilerinin, yaşam biçimlerinin zengin harmanı… Ya o bitmez tükenmez Akdeniz’in yaşam sevinci, eğlence düşkünlüğü, yemek kültürü, sevecenliği, sıcaklığı, hoşgörüsü … Ve en önemlisi Antakyalılar çok meraklı, her türlü yeniliğe açık, kıvrak beyinli insanlardır. Eh, benim payıma da bir şeyler düşmüştür bu görkemli dünyalardan. Akdeniz’i hep sevdim… O’nu şiirlerimde AŞKDENİZ’e çevirdim. Her Akdenizli gibi kadınları da gereğinden çok düşünmüş olabilirim. Sevmeyi hep sevdim. Şiirlerimde tüm bunların izi, duyarlığı, içtenliği var. Ve ben aşkı bir türlü anlamadım gitti. İstedim mi, sevdim mi? Öyle iç içe yaşadım ki bu duygularla…

ANTAKYA BİR SANAT KENTİDİR.

Evet, Antakya doğduğum, büyüdüğüm kent… Grek, Roma ve Bizans dönemlerinin en büyük üç, dört kentinden biri. Hristiyanlığın dinsel biçimlenmesi Antakya’da başlamış, İlk İncil burada yazılmış, ilk ayinler Antakya’da Sen Piyer mağarasında yapılmıştır. Dağa adını veren Habibineccar, bu inançlı kimselere arka çıktığı için öldürülmüş, ilk din şehidi olmuştur. İlerdeki yıllarda nüfusu 700 bine kadar çıkmış, Olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmış olan Antakya, MS. 350 li yıllarda önemli bir akademiye sahiptir… Antakya Akademisi. Bizans İmparatoru Julian’ın danışmanı olan ve ölümünde cenaze töreni konuşmasını yapan Antakyalı filozof Libanius’un Akademisi. Dinler Tarihi, giderek Dünya Tarihi Antakya’sız yazılamaz dersem hiç de abartı yapmış olmam. Kadeş Savaşı: MÖ. 13. Yüzyılda, Hitit ile Mısır arasında, Orontes (Asi Nehri kıyısında) büyük savaş. Ne yenen ne de yenilen belli olmuştur. Tanık: Antakya. İssos Savaşı: MÖ: 333 lerde. Perslerle-B.İskender arasında. İssos bugünkü Erzin. Tanık: Antakya. Araplar: İslamda Halifelik Savaşı- Sıffin Savaşı. MS.657 Muaviye- Ehlibeyt (Halife Ali kıyımı.) Tanık Halep-Antakya. Ve Hristiyanların Kudüs’ü alma Savaşları: Haçlı Savaşları… Parça parça 150-200 yıl süren savaşlar. Tanık hep Antakya. MS.1098. Kudüs ancak Antakya alındıktan sonra alınabildi. Bütün bunlar tarihçilerin üzerinde ciddi ciddi durması gereken olaylar. Bütün bu olayların yaşandığı Antakya’dan geçen ve de matematik bilen biri, şiire bulaşmış ise, çok görülmemeli… Gerçekte Antakya bir sanat kentidir. Sanatın birçok dalında önemli kimseler yetiştirmiş, önemli eserler yaratılmıştır. Bunlar günümüzde de bütün canlılığıyla sürmektedir.

Sabahattin Yalkın, 12 Mayıs 2020

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube