Şair Sabahattin Yalkın ile Söyleşi – 2

YAŞAYAN ÇINARIMIZ
GİRİŞ:
Dünkü söyleşimizde; O’nu anlatmak elbette kelimelere sığmaz yazmıştım. Korona virüs pandemi günleri nedeniyle sizler için uzaktan gerçekleştirdiğim özel söyleşimizin 2. Bölümünü bugün paylaşıyoırum. Gerek telefonla konuştuğumuzda gerek elektronik posta ile sorularıma cevap veren Sabahattin Yalkın Ağabeyime teşekkür ediyorum. Kıymetli okurlarımız; konuştuğumuz kişilerden, seyahat ettiğimiz, birlikte yemek yediğimiz, içtiğimiz her bir insandan bir şeyler öğreniyor, zihnimizde farklı ve yeni düşünceler açılıyor. Antakya deyince, Şair Sabahattin Yalkın akla gelir. Yaşayan ulu bir çınarımızdır.

Nebih Nafile

 

Nebih Nafile: Sabahattin Yalkın’ın çoğu şiirinde Antakya’yı karış karış gezdiğimiz kendine has bir özelliği vardır. Sabahattin Ağabeyim, tarzınızı nasıl oluşturdunuz?

Sabahattin Yalkın: Bunun başlangıcı, benim doğup büyüdüğüm Antakya’yı hilesiz sevmemde yatmaktadır. Bir şiirimde “BEN SEVERKEN ANTAKYA OLURUM” demiştim… İleri yaşlarımda bir gün Antakya’da Uzunçarşı’dan Köprübaşına doğru yürürken, sağımda solumda yüzlerce anı kalabalık bir topluluk olmuştuk sanki… BEN YÜRÜRKEN ANTAKYA OLURUM… deyiverdim. Bu dize beni daha bir Antakyalı yapıyordu. Koca kent ile el ele, kol kola, sarmaş – dolaş bambaşka bir bütünlük kazanıyordum. Ve beni hiç kimse tanımıyordu. Öyle mutlu ve rahattım. Köprüye gelince orta yerde durdum, akan sulara bakarak, derin derin nefes aldım. Binlerce kez geçtiğim Köprüde bunu hep yapardım… Orada bütün lise hayatım benimle soluk alır verirdi. Benim şiirlerim Antakya’yı böyle resimler… Tanığım güneş…

 

Nebih Nafile: Dünyanın tüm insanlarını etkisi altına alan korona virüs salgını günlerinde İstanbul Feneryolu’ndaki evinizde kaldınız. Uzaktan söyleşimiz birçok okurumuza ulaşacaktır. Bugünlerimizi biraz değerlendirmenizi rica ediyorum?

 

Sabahattin Yalkın: Son yıllarda her sonbahar değişik adlarla bir grip salgını başlıyordu. Birkaç yıl ben de grip aşısı oldum. Ülkemizde ve dünyamızın pek çok yerinde DOĞA, kazanç uğruna çok acımasızca tahrip ediliyor. Dünyamızda iki önemli çevrim (Döngü) var. Biri hepimizin bildiği suyun üç hali… Gaz (Buhar), sıvı (Yağmur, ırmaklar, göller, denizler) ve katı hal (Dolu, kar, buz) Bu HİDROLOJİK ÇEVRİM (DÖNGÜ) Doğanın tahribati, iklimlerin değişmesine neden oluyor… İkinci Çevrim AZOT ÇEVRİMİ-DÖNGÜSÜ… Atmosferin %79 ’a yakın kısmı azot… Biyosfer (İnsanlar- hayvanlar -bitkiler) azotla yaşar. Topraklar ve içerdiği azotlu minareller canlı yaşamın bir parçasıdır. Yaşamımız bu azot döngüsünün bir bütünüdür. O olmazsa yaşamın sürekliliği düşünülemez. Kısacası Azot çevrimi yaşamımızın sürekliliğini sağlayan bir doğa olayıdır. Şimdi ülkemize gelelim… Son yıllarda bir inşaat furyası yaşandı ve yaşanıyor. Kentlerde topraklar kapışıldı ve betona gömüldü. Yık-yapçılar büyük paralar kazandılar. Ne ki bu yatırımlar doğuran yatırımlar değil. Son otuz, otuz beş yılda %80 lerde olan kırsal kesim insanımız, kentlere aktılar. Kentlerde bu insanlar ne köylü ne de kentli yaşamı içindeler. Eğitim sistemimiz bu insanlarımızı kentli düzeyine getirememiştir.  Çok kimse kentlerin de canlılar gibi soluk alıp verdiğini bilmez. Şimdi herkesin kafasında coronavirus var… Ya diğer hastalıklar… Burada 22 yıl önce yazdığım AZOT şiirimi eklemek istiyorum.

 

A Z O T

 

Ben Adem – ölü Adem

Sonsuz döngüsünde azotun

Rengini soyunmuş gök

Sevgenliğinin bitim yerinde

Çıplak güneşinin

ne yaşadığı belli

ne de devindiği

 

 

Tükenmiş soluğundaki sabah

Canlı mı cansız mı tohumu

Ben Adem – ölü Adem

Öpüşsüz gözeneğin birinde

Unutulmuş akrabalıklarda ansızın

Göz göze

Ana merhaba

Azot merhaba

 

Uzayın melez kanında

Kırmızısız bir sevda bakışlarımız

Karşılığı yol hiçbir adın

Ben Adem – ölü Adem

Sönmüş uydularda şimdi

Köksüz kalmış zaman

 

Ben – Adem- Ölü – Adem

Adem – Ben -Adem -Ölü

Ölü -Adem – Ben – Adem

Adem –Ölü – Adem – Ben –

 

1998-Ankara

 

Nebih Nafile: Sabahattin Ağabeyim, on dört yıldan bu yana hazırlayıp Akdeniz Radyo’da canlı olarak sunduğum ve her hafta “Perşembe Şiirleri” başlığı ile şiirlerinizle katkıda bulunduğunuz “Umudun Sesi” şiir ve türkü rüzgârı programıma birkaç kez siz de katılmıştınız. Yarınlar için kalıcı bilgiler paylaştınız. Yeni şiirlerinizi sıcağı sıcağına radyo dinleyenlerimle paylaşıyorum. Kim bilir belki de bu şiirleriniz “Perşembe Şiirleri” olarak yayınlanır. Ne dersiniz?

 

Sabahattin Yalkın: Şu günlerde kitap bastırmanın bir anlamı kaldı mı bilmiyorum. Değerler altüst olmuş…Bilgi sayarlar şiir kaynıyor. Kötü para iyi parayı kovar gibi, kötü şiirler de iyi şiirleri kovuyor. İlerde virüs savaşlarından korkuyorum. Çocuğumuzu bile öpemiyoruz… Bu virüslerden şiir de payını alacak. Sevdiğin kadını korka korka öpmeye başlarsan, aşk şiirleri de mayhoşlaşır. Neyse işin şaka yanı bir yana, elimdeki dosyaları gün yüzüne çıkartmak isterim. İlkin bazı kitaplarımın yeni baskılarını yapmam gerek… Ben satış için hiçbir kitapçıya kitap vermem. Antakya’da kitapçılara bıraktığım kitapları sormadım bile. Şiire para bulaştırmak içimden gelmiyor. Gücüm yettiğince bunu böyle sürdürmek istiyorum.

 

Nebih Nafile: Israrla, Antakya adından ziyade son zamanlarda Hatay adı daha çok kullanılıyor. Bu beni çok üzüyor. Hemen hemen her şiirinizde Antakya adı geçen bir şairimiz olarak sizi de yaralıyor, biliyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Sabahattin Yalkın: Bu önemli bir konu… Kısaca değineceğim. Bir milletin, bir topluluğun belleğini (Hafızasını) altüst etmek mi istiyorsunuz? Adlarla oynarsınız on yıl içinde insanları aptallaştırırsınız. Neresi idi o dediğin yer? Kimdi bu söylediğin adam? Defne’ye gidelim mi? Neresi bu ya… Arkadaş, sen nerelisin? Hatay’lıyım… Neresinden? İçinden… Oğlum nerde doğdun? Antakya’da… Antakya haritada bir noktasal yerdir. Hatay sözü coğrafik bir bölgedir… ABD’ de bulunurken gazetenin birinde bir ilan okudum. Bir Katolik Cemiyeti… Adı Antioch… Telefonla aradım. Ben Antioch’lu bir Türküm, dedim. Katolik bir cemiyet olduklarını söylediler. Benden randevu istediler, buluştuk. Bir bayanla genç bir adam… Adam papaz namzeti imiş. Antakya’yı, Sen Piyer Mağara kilisesi’ni anlattım. Beni toplantı günlerine davet ettiler. Orda da bir konuşma yaptım. Söylemek istediğim şu: Ben Hatay’lıyım deseydim, benden ilgilenmeleri olmazdı. Antioch dedin mi iş farklı. Çünkü Antakya kutsal bir kent olarak biliniyor. Biraz çalışılsa bu konu üzerinde, Sen Piyer, Vatikan gibi olur. Dinsel bir turizm… Dünya kadar Antakyalıya iş çıkar…

 

Nebih Nafile: Fransızlar, taşınabilir eşyalarını kamyonlara yükleyip Antakya’dan ayrılırken siz çocuk yaşlarındaydınız. O anları, yüreğinize iz bıraktığı haliyle anlatmanız mümkün mü?

 

Sabahattin Yalkın: Ben Fransız zamanı doğmuş biriyim. Beni Fransız Kışlası’na babamın lejyon askeri olan Antakyalı bir arkadaşı götürdü. Hafızam yaşıma göre iyi. 4-5 yaşındaydım herhalde… Kışla’da, ilk kez gördüğüm kapkara zencilerden ödüm patladı; ağlamaya başladım. O zenciler bana çikolata verdiler. (Çikolata ne bilmiyordum tabii…) O tatlı şey korkumu geçirmişti. Yani ben Fransızlar orda iken Kışla’ya giren belki de ilk çocuğum… Fransız’ların Antakya’dan çıkışlarını da izledim nenemin omzunda; Köprü’nün hemen başında. Kamyonları anımsıyorum… Bazı Fransız askerlerinin ağladıklarını anımsıyorum. Niye ağladıklarını anlamış değildim. Önümüzden geçip Asi kenarından Reyhaniye yoluna doğru gittiler…

 

Nebih Nafile: Son olarak, biraz günümüz edebiyatına gelmek istiyorum. Sizin gençlik zamanlardaki edebiyat daha paylaşımcıydı diye düşünüyorum. Şimdi, herkes başını almış bir yerlere gidiyor. Bu konudaki aydınlatıcı fikirlerinizi önemsiyorum. Neler söylersiniz?

 

Sabahattin Yalkın: Ben Cemil Meriç zamanını bilmem. 2. Büyük Savaş yılları… İstanbul’da okuyan genç Antakyalılar var. Kemal Sülker, Halit Çelenk, Edip Kızıldağlı, Mustafa Zorkun, Nurettin Cengiz… Aklıma gelenler… Onları ileriki yaşlarda tanıdım. Antakya’da Lise yıllarında çekirdek bir şair topluluğu vardı…Hem yazan hem okuyan… Mahmut Kuru, Mehmet Güneş, Arif Çoşkun, Süleyman Okay, Niyazi Börklü, Kemal Karaömeroğlu, Cevher İhsan Miskioğlu, Sabahattin Topaloğlu (Yalkın)… Bu adlar, gün kazanıp, gün yiyen esnaf çocukları idik. Ali Yüce bu gruba sonra katıldı. (Ben Üniversite de iken…) Bir de bize yardımcı ve yol gösterici dergi ve gazete çıkaran Sabahattin Hüsnü (Sabuncu) vardı. Varlık dergilerini okur bana verirdi. Burada Güneyde Kültür Dergisi’ni çıkararak ve yazdığı kitaplarla, Antakya kültürüne önemli katkılarda bulunan Mehmet Tekin kardeşimi içtenlikle kucaklarım. Adlarını saygı ile andığım yukarda adlarını yazdığım şairler, şiirlerini yaşamlarının sonlarına doğru çıkarabildiler. Bunu söylemeden geçemem. Antakya’nın yıldızlı yaz geceleri Laffut yolunda gece boyunca neler konuşmazdık ki. Mümkün olsa da bu ekip bir araya gelebilsek, gene felsefe parçalasak, gecelerin bütün sofra masrafları benden… Hörfene yok…Var mısınız bre…

Benden 7-8 yaş büyük bu ağabeylerim, beni aralarına aldılar, övdüler, desteklediler. Hepsini içten severdim. İyi yurttaş, edepli insanlardı. Fakir ama onurlu idiler. Kimseye el açmadılar. Anılarına hep saygılıyım.

 

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube