Sütleğen Yibo’ya gittik

Gömüce köyünden ayrılıp Sütleğen’e doğru yola koyulmuştuk. Aklımız Gömüce’de kalmadı desem yalan olur. Olanca hızla tırmanıyoruz. Dolambaçlı yollarda ağaçlarla, dağlarla saklambaç oynayan çocuklar gibiyiz. Doğadaki güzellik, vahşilik ürkütmüyor değil. Dağ havasını içimize çekmek için arabanın camlarını açıyoruz. Yörenin taze, temiz havasını içimize çekmenin sarhoşluğunu yaşıyoruz. Müslim Çelik ortamdan etkilenmiş ki, bir türkü tutturuyor. Arabanın motor sesini bastıran türkülerle Sütleğen görünüyor…

Köyün içinden geçip okula ulaşıyoruz. Okul müdürü, böyle bir olaydan haberi olmadığını söylüyor. Normal karşılıyoruz. Müdür bey, bizleri içtenlikle karşılıyor. Çaylar geliyor sıcacık. Hava öyle soğuk ki, anlatılır gibi değil. Evlerin bacasından dumanlar yükseliyor. Dışarıya okulun bahçesine çıkıyoruz. Öğrenciler bahçede sıra oluyor. Orada öğrencilere kısa kısa konuşuyoruz. Yusuf Yavuz’la ortaklaşa sağladığımız kitapları ücretsiz olarak dağıtıyorum. Okula da epey kitap bırakıyorum.

Okulun bahçesindeki çeşmelere gidiyorum. Buz gibi derler ya, değil. Gerçekten buz…

Elimi yüzümü yıkayıp Sütleğen’de olduğumu somutlaştırıyorum. Çevrenin fotoğraflarını çekiyorum. Dersler bitmiş. Çocuklar top peşinde, koşturup duruyorlar. Arkadaşları bir bölümünün olmadığını görüyorum. Öğretmenlerden ve müdürden izin isteyip çıkıyoruz. Bir evin bahçesinden sesler, gülüşmeler geliyor. Oraya döneliyoruz. Canan hanım, Müslim Çelik, Tuncer hocam sesin geldiği evdelermiş.

Sohbet koyulaşmış. Koca bir kazanda pekmez kaynatıyorlar. Oradaki arkadaşların elinde birer bardak, sıcak pekmez içiyorlar. Sonradan gelenlerin, bizlerin eline de birer bardak pekmez tutturuyorlar. Sıcak pekmez, o havada nasıl da hoş bir tat veriyor bizlere.

Evin erkeği ocağın başına oturmuş. Sürekli emirler yağdırıyor. Ekmek getirin, yoğurt getirin, konuklara şunu verin, bunu verin, derken bile yüzünden gülümseme eksik olmuyor. Takılıyorum, oh ne güzel ağalar gibisin, diyorum. Anında yanıtlıyor. Züğürt ağalar gibi…

Şakacı,  çelebi tavırlı bir insan. Tutturuyor, size pekmez vereyim götürün, diye. Müslim Çelik, köyü çok sevmiş. Kafaya koymuş, buradan bir ev kiralayacağım, hiç olmazsa beş altı ay kalayım, diyor.

Havanın sertliği artıyor. Ocağın altında yanan koca kütüklerin ısısı yetiyor bizlere. Ocağın yalazları dans ediyor esen rüzgarda. Yalımlar sağa sola savruluyor. Ocağın ısısı pekmezi kaynattığı gibi, bizi de ısıtıyor. Görüntü bir başka güzel. Ocağa uzak kalanlar, bir parça ısıya muhtaç, ocağa yanaşıp ellerini uzatıyor. Bir parça sıcaklıktan mutlu oluyor, havanın serinliğini gücendirmeden.

Evden çıkıyoruz. Köy kahvesine davet edip ille birer akşam çayı içelim, diyenler az değil. Yolumuz uzun diyerek başka zamana bırakıyoruz. Bunun en erkeni gelecek yıl, 2008 Kaş Kitap Şenliğinde, diyoruz. Köyden ayrılırken bir köy bakkalına uğruyoruz. Marketlerin soğukluğuna karşın sımsıcak, ama ufacık bir köy bakkalındayız. Köyün fasulyesi çok lezzetliymiş. Onlar da kilo hesabı yok. Teneke hesabıyla satılıyor. Yarım teneke alıyorum. Fiyatı da ucuz geliyor bana. Yarım teneke de ceviz alıyorum. Arkadaşlar da bir şeyler alıyorlar. Yola koyuluyoruz…

Tırmanırken zorlanıyorduk. Her yokuşun bir inişi olduğunu anlıyoruz. Bundan en çok hoşnut olan arabamız. Günlerdir bizleri taşıyıp durdu. Günün yorgunluğu, mutlu geçen bir gün. Yusuf Yavuz başka bir etkinlikte. Ona teşekkür etmemek olur mu hiç? Teşekkürler sanatın gerçek ustası Yusuf Yavuz…

 

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube