YAZAR ŞABAN AKBABA İLE SÖYLEŞİ

GİRİŞ:
Kendisini tanıdıktan sonra sabahları daha erken uyanmaya başladım. Üretken, kapsamlı bilgi ve birikime sahip bir aydınımızla bu hafta edebiyat ve Antakya üzerine konuşacağız. Kars doğumlu, Bursa’da yaşayan ve kentimize defalarca gelip edebiyat etkinlikleri ile hemşerilerimizle buluşmuş Antakya gönüllüsü bir.
Yazar Şaban Akbaba… Yetişkin, çocuk, genç okurlar için çok sayıda şiir, roman, hikâye kitapları yazmış, TV programları hazırlayıp sunmuş ve çok sayıda etkinlikler… Antakya için güzel düşleri olan Şaban Akbaba’yı biraz daha tanıyalım…

Nebih Nafile

Nebih Nafile: Öncelikle sizi tanıdığıma mutlu olan bir okurunuz/dostunuz olarak merhaba. Her fırsatta Hatay’daki dostlarımıza sizi tanıtmak, onları sizinle buluşturmak gayreti içerisindeyim. Sizin yorumunuzla kimdir Şaban Akbaba?

Şaban Akbaba: Çok teşekkürler Nebihciğim. Kars-Arpaçay’ın Bardaklı köyünde ilkokulu bitirdikten sonra nüfusa giderek kendi kendimi kaydettiren, varlığı yok sayılmış, çocukluğu yitik ve hâlâ kendini arayan biri işte. Babam diğer kardeşlerimin doğumunu Kur’an’ın kenar boşluklarına yazdığı halde beni neden yazmamış onu da hâlâ anlamış değilim.

Eğitim sürecimde kaderimi etkileyen olaya değinmeliyim. Arpaçay Lisesi son sınıftaydım. Deniz Gezmişlerin idam edilişinin acısı çok tazeydi. Edebiyat dersinde kompozisyon sınavında uygun düştüğü için Deniz Gezmişleri örnek vermiştim. Eğer asılmasaydılar ülkelerine çok yararlı olabilecek bilgili gençlerdi, gibisinden bir şey demiştim. Vay sen misin bunu diyen; okul disiplin kurulu nasıl bir karar verdiyse Liseyi dereceyle bitirme hakkımı elimden aldı. Çünkü ya ikinci ya da üçüncü durumdaydım. Lise mezunlarının ilk üçü Hacettepe Üniversitesi Fizik bölümüne sınavsız alınıyordu.

Öylesi bir yıkım yaşayınca o yıl üniversite sınavını kazanamadım. İkinci yıl da ancak Kars İki Yıllık Eğitim Enstitüsünü kazanabildim. Neyse ki o iki yılı tamamladım.

Öğretmenliğe Samsun’un bir köyünde başladım (1976), 12 Eylül faşizmine Orhaneli’nin Deliballar köyünde yakalandım. O günden sonra sürgünden sürgüne dolaştırdılar. Beni ve birkaç arkadaşımı köyden köye sürgün ettirmek için çok emek veren o günkü bir gerici partinin ilçe başkanı olan kişi, sonradan İçişleri Bakanı ve hatta Başbakan Vekili oldu, ülkemizin yönetimine katıldı, yasaları için el kaldırdı, indirdi. Bu tür köyden köye öğretmen sürdüren politikacıların kerameti yüzündendir ülkemizin sefaleti.

İlk kitabım, sürgün gönderildiğim yine Orhaneli’nin Eskidanişment köyündeyken yayımlandı. O kasaba süprüntülerinin adı silinip gitti beni her gün daha fazla çocuk/genç/yetişkin okuyor.

Müfettişlik okudum, “uygun değildir” deyu vermediler. Kırk yaşından sonra da ben istemedim; gözünüze, dizinize dursun, dedim ve tam da başka bir sürgünlüğümü yaşarken, sınavları kazanıp öğretmen olarak yurt dışına gitmeyi tercih ettim.

Göynükbelen Çilek Festivali’nde Filistin intifadasıyla ilgili yazdığım şiirleri okumamla başlayan bu sürgünlük sürecinden ilginç bir hikâye doğdu. Köyün Muhtarı Süreyya Yılmaz (kulakları çınlasın, yaşayan tanığımdır) Bursa Valisine giderek benim sürgünlüğümü durdurmak isteyince Vali, “o gidecek” demiş, “para vereyim köyüne bir şey yap.” Köyümün önemli bir eksikliği yok deyince genel tuvalet var mı, diye sormuş ve para vermiş. Köye genel tuvalet yapılınca muhtara dilekçe verdim, tuvalete adımın verilmesini istedim. Mermer alınlığına, Köy Öğretmeni Şaban Akbaba’nın anısına, diye yazılsın istedim. Muhtar Süreyya, öyle şey olur mu hocam, diyerek üzüldü, kabul etmedi.

Sürgün edildiğim Eskidanişment’ten sonra Gemlik’in Narlı köyüne atandım. Oradayken de Gemlik Eğit-Sen’in kuruluş hareketini başlattım. Hareket sonucunda Gemlik Eğit-Sen Temsilciliğini kurduk. Narlı sürecimde yazdığım Samanlı dağlarındaki Kozanlı (Alevi mevsimlik) orman işçileriyle ilgili yazdığım Bizden Selam Olsun Çukurova’ya başlıklı röportaj Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Yayımlanmamış Röportaj dalında üçüncülük ödülü aldı ve ilk sürgünlüğümün de nedeni oldu.

Tam o arada yurtdışı sınavlarını kazandım, öğretmen olarak Almanya’nın Hamburg eyalet merkezine atandım.

Özetle beş yılda seksen çocuğumuza/gencimize bağlama öğrettim, dört yüz çocuğumuza türkülerimizi söylettim. On sekiz konserimizin sekizini Alman kurumları için Alman sahnelerinde sergiledik.

Beş yıl içinde Avrupa’nın yedi ülkesini gezdim, oralarda ne var, bizde ne ve neden yok sorusunun yanıtını araştırıp yazdığım Hamburger Yazılar: Penceremden Sızan Işık adlı kapsamlı bir dosya hazırladım. Döndükten sonra bu dosyam ile Nazik Kız adlı öykü dosyam Kültür Bakanlığı’nca kitaplaştırıldı.

Hamburg’dan döndükten sonra Bursa’ya yerleştim. Bursa’da nitelikli yazıncılar vardı ama çalışmalar örgütlü, programlı yapılamıyordu. Yazdığım bir mesaj üzerine Yeşil Ev’de toplandık. ve kısa adı BUYAZ olan Bursa Yazın ve Sanat Derneği’ni kurduk. (2004). Başkanlığını yaptığım yedi yıl boyunca programalı etkinlikler yaptık. Hâlâ Yönetim Kurulu üyesiyim.

Bursa BUYAZ süreciyle birlikte dergicilik sürecim de başlamış oldu. Fehmi Enginalp’in finanse ettiği Bursa Kültür Bülteni ve peşinden Çinikitap… Her ikisinin de yayın kurulundayım.

Otuz dokuz yıl süren mesleğimin son on dört yılını kurucu kadrodan öğretmen olarak, daha sonra bir yıl Müdür Vekilliği, beş yıl da Müdür Başyardımcısı olarak kısa adı BİLSEM olan Bursa Bilim Sanat Eğitim Merkezi’nde anlamlandırdım.

Sonuç olarak, yazdığım kırk sekiz kitabın otuz yedisi çocuklar içindir. Öyküler, masallar, romanlar, şiirler… Bu çabam da beni tatmin etmedi. Ülkemin, onlar için yazacak daha çok ve nitelikli yazara gereksinmesi olduğunu görüyordum. Çünkü çocuk/genç edebiyatının rengi her geçen gün biraz daha kararıyordu. Bilimsel, etik, estetik değeri olmayan, “çocuğa görelik” ilkesine uymayan kitapsı şeyler kaplamıştı ortamı. Dini, batıni, hurafesel, safsata dolu, çocuk psikolojisini alt-üst eden metinler çocuk kitabı diye okutuluyor(du) merdiven altı yobaz tarikat kurumlarında ve okullarda.

Bu nedenlerle Çocuk Yazını Atölyesi kurdum ve yürütmeye başladım. İki yıl süren birinci atölyemizi altı yazar ve sekiz kitapla sonuçlandırdık. Dört yıldan beridir yürüttüğüm ikinci atölyede üretilen kitap ayısı kırkı, yazar sayısı da altıyı buldu. En son olarak Hız Yayınları için, on tanesi üçüncü, on tanesi de dördüncü sınıflar için olmak üzere toplam yirmi kitap yazdık. Şu ana kadar çocuklar için en az on yazarın yetişmesine, elli sağlıklı, akılcı kitabın yazılmasına ön ayak oldum. Yetişen yazarlar yazmaya devam edeceklerine göre daha da çoğalacağım.

Bütün bu çalışmalarım Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü tarafından düzenlenen master programında, Doçent Dr. Fatih Sakallı yönetiminde, Gülizar Usta İnceoğlu’nun iki yıl süren çalışması sonucunda 140 sayfalık tez ve 10 sayfalık makaleyle taçlandırıldı.

Nebih Nafile: Üretkenliğinizi ve çalışmalarınızı sürekli olarak takip eden, haz alan bir okurunuz olarak sizden beslendiğimi belirtmek isterim. Bu enerjinizi neye borçluyuz?

Şaban Akbaba: İşte hemen burada, senin değerbilen, onure eden, yüreklendiren sözlerinden; sanatın ve yaşamın kendisinden, toplumsal çelişkilerden, haksızlıklardan, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel sistemimizin başına binbir çorap ördüğü çocuklarımızdan, kadınlarımızdan, her türlü zulüm yaşatılan doğamızdan hatta erki özünde olmayan dalkavuklardan, aklımı kökünden sökecek kadar zorlayan cehaletten, dünyayı bile şaşırtacak düzeyde din, millet sömürüsünden; kuşlardan, kurbağalardan, günden güneşten, aydan yıldızdan; kekikten, papatyadan, fareden, sansardan… Sevgimden, öfkemden, sabrımdan; zalim, sömürücü, yalancı, dolandırıcı kapitalizm ile amansız mücadele ederek onu yerle bir etmem gerektiği devrimci inancımdan… İnsanın insanca yaşayabileceği bir düzeni kurabilmek idealimden ve sosyalizm aşkımdan!

Nebih Nafile: Okurlarıyla beraber üreten, ürettiklerini kitaplaştıran ve ülkemizin en ücra köşesindeki okurlarıyla paylaşan bir yazarsınız. Özellikle korona virüs günlerinde üretimleriniz daha da bir hız almıştı. Son çalışmalarınızdan Antakya’daki okurlarınıza bahseder misiniz?

Şaban Akbaba: Korona sürecine, Hız/Beşyıldız Yayınları’ndan peş peşe çıkan, on bir çocuk kitabımla girdim. On biri yetişkinler için olmak üzere toplam kırk sekiz kitabımın sevinci ve huzuruyla, yazlığa kaçarak, orada bol bol tembelleşerek, dinlenerek ama yine de ilkokul birinci sınıflar için on kitap daha yazarak geçirdim. O büyük tembelliğimin içinde çocuklara şiirlerimi toparladım, yayıma hazırladım. Yetişkinlere şiirlerimi toparladım, bir dosya da öyle oluşturdum. Korona sürecinin sonunu da Öteki Yayınları’ndan yine renkli ve nitelikli baskıyla çıkacak beş tane ilk gençlik romanlarımla buluşacağım. Bu nasıl tembellikmiş diyeceksin belki ama gerçekten yazın yaşamımdaki en tembel üç ayım bu dönem oldu. Zaman zaman böylesi tembellik dönemlerim oluyor işte!

Nebih Nafile: Birçok kez Antakya, Defne, Samandağ, kısaca Hatay’daki dostlarınızla buluştunuz. Radyo programlarımda çok keyifli sohbetlerimizle şiir ve türküleri hep bir ağızdan dillendirdik. Asi Nehri için, Antakya için düşleriniz vardı. Nedir bu düşleriniz? Bu kez okumak isteriz.

Şaban Akbaba: Ya kardeşim bu ülkede yaşıyorsan düş görsen ne, hayal kursan, yazsan çizsen ne… Sevgili Hataylı/Antakyalı dostlar, yazarlar, şairler, yöneticiler Asi’yle ilgili düşüm neredeyse yirmi yaşına girdi. Almanya’nın Hamburg kentinde Hataylı dostum Musa Artar’la beş yılımızı birlikte geçirip bilgi/birikimimizi ülkemizin çocuklarına aktarabilmek idealimizi gerçekleştirebilmek için ülkemize döndükten sonra, sevgili Mehmet Karasu’nun davetiyle, düzenlediği edebiyat etkinliklerine katılmak üzere Hatay’a gelmiştim. Hafta boyunca dostum Musa öğretmen beni Hatay’ı karış karış gezdirdi. Asi’nin iki yakasında, kıyısı boyu uzayıp giden beton bloklar dikkatimi çekmişti. Söz konusu düşümü o zaman gördüm: Beton blokların her birileri başka renkte boyanmış. Kimilerinin üstüne Hataylı şairlerin, yazarların, düşünürlerin; kimilerine ülkemiz, kimilerine de dünya şair, yazar, düşünürlerin şiiri, dizesi, özlü sözü vb. yazılmış. Dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan bu güzellik Hatay’ın evrensel simgelerinden biri haline gelmiş. Ülkemiz ve dünya basını, televizyonları bu estetik güzelliği ballandıra ballandıra anlatıyor; ziyaretçiler koşup geliyor. Hatay bu boyutuyla da bir dünya kenti olarak anılıyor. Hataylılar ya da gelen yerli-yabancı konuklar Asi kıyısında yürürken, seyir teraslarında durduklarında o şiirleri, sözleri, alıntıları okuyorlar. Dahası da var ama “anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.”

Bu düşümü Hatay’dan döndükten sonra Damar Edebiyat Dergisinde yayımladım. Dergiyi Hatay, Samandağ gibi birkaç Belediye Başkanlıklarında gönderdim. Ya ulaşmadı ya okumadılar ya da kulak ardına attılar. Daha sonraki yıllarda Hatay’da katıldığım birkaç etkinlikte konuşmacı durumundayken dile getirdim. Sevgili Nebih, senin konuğun olarak radyodan seslendim. Çılgın Maceracılar Hatay’da adlı 130 sayfalık ilk gençliğe romanımda biraz daha açımlayarak anlattım. Bu kitabımdan da sözünü ettiğim yerlere gönderdim. Hatta sandım ki aydınlık dünya görüşüne sahip bu yöneticiler bu kitabımı sevinçle karşılayacak bağrına basacak, Asi kıyılarındaki Hatay’ın Söz Bahçesi (bakar mısın şimdi de o düşüme isim buldum) projesiyle taçlandıracaklar.

Heyhat, sesimi duyuramadım.

Şimdi sevgili kardeşim değil mi ki bana bu soruyu da sordun; o halde sana bir görev: Bu söyleşimizi yayımladıktan sonra, bu bölümün altını çizerek gazeteyi Hataya, Samandağ, Harbiye vd. belediye Başkanlarına randevu alarak, bizzat götürerek konuşarak, anlatarak vermeni bekliyor olacağım.

Belki duyan olur kim bilir!

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube