Yüz’süz kadınlar

Erkek çocuk niyetine doğan-doğuran kadınlara ithaf ediyorum…

Bizim memlekette kadınlar tez olgunlaşır, demişti Nazım. Evet. Bizim memlekette kadınlar tez olgunlaşır, tez yaşlanır.

Yüzü silinmiş, gencecik, lakin içi yaşlı bir kadın geçiyor yaşamın kıyısından…

Adı, Aynur… Otuz beşinde henüz. Düşlerinin baharında. İçiyle, dışıyla gerçekten Ay-Nur… Onu yakından tanımasam, içindeki yangını bilmesem, “mutlu bir kadın” derdim onun için…

Tez olgunlaştı, tez yaşlandı. Ay gibi kalamadı. Nur gibi ışıldayamadı.

Çoğu kadın gibi, belli bir yaşa gelince görücü usulü denilen evliliğe olur, dedi. Ne çıkarsa bahtıma misali, geleceği üzerine kumar oynadı Aynur. Kiralık bir gelinlikle, güle oynaya koştu kaderine.

İsmi gibi ay yüzlü, güleç, dost canlısı bir kadındı. Evliliğinin başında henüz, yanıldığını anlayacaktı. Nafile, dönemezdi. İlk adımı atmıştı madem, arkasını getirmeliydi. Doğuma yattı hemencecik. Öğretildiği gibi tıpkı, kendisinden bekleneni itirazsız yerine getirmeliydi.

İlk çocuğunun cinsiyeti beklentilere uygun değildi. Anlayacağınız üzere, hükümsüzdü ilk doğumu. Ara verilemezdi. Erkek çocuk bekler kocası. İkincisi de kız. Her doğumda bir parçası kopuyordu yaşamdan.

Devam, diyordu. Aman vermiyordu koca baskısı. Zamanla köleleştirildiğinin bilincine vardıysa da elimden ne gelir, diye çırpınamadı bile.

Ya bunu da tutturamazsam, yine kız doğurursam ne yaparım, nereye sürerim yüzümü?” Korkuyordu. Bu sefer de kız olursa, ay yüzü tamamen silinecek. Yüzü olmayan kadın…

Acılı, sancılı, zor bir gebeliğin ardından doğurdu. Üçüncüsü de kız… Ruhu paramparçaydı. Bedeni ağrılar içindeydi. Yattığı hastane odasında tanıştı yalnızlıkla. Günlerce ağladı kadersizliğine.

Sanıyordu ki erkek çocuk doğurursa kocası onu sevecek, değer verecek, insandan sayacak. En büyük yanılgısı buydu. Kadını seven, önemseyen bir adam, kendi kanından canından olan çocuklarını cinsiyetine göre ayırmaz. İlle de erkek çocuk diye tutturmaz. Bilemedi Aynur.

Hastaneden çıkalı birkaç ay olmuştu ki kocası; “devam Aynur, erkek çocuk isterim.” Hayır, diyemezdi. Boyun eğmek üzerine kurulmuştu yaşamı. Kendine ait değildi bedeni bile.

Yalnızlığı gitgide büyüyordu. Erkek çocuk niyetine dünyaya geldiklerini bilerek büyüyen, travmalı çocuklarla dört duvar arasında hızla yaşlanıyordu. Gün akşama dönende, karanlıklara emanet etti acılarını. Artık tek sığınağıydı simsiyah geceler.

Aynur, otuz beşinde, yaşlı bir kadın. Elinden gelebilen tek şeyi yapmakta; sinir krizleri geçirmekte şimdilerde… Kriz anlarında elinin değdiği her şeyi kırmakta. Onu nasıl kırıp döktülerse öyle… Paralanan içi, dışı misali parçalamakta eline geçirdiği ne varsa. Onun da isyan biçimi bu kadar olabiliyor ancak.

Hayalleri sönümlendi Aynur’un. Gelecekten bir beklentisi kalmadı. Ağız dolusu gülmüyor artık. Kimse bilmez içindeki yangını. Adına kader denen ve kadına dayatılan bunca zulüm, bunca cehennem azabı reva mı?

Denir ki kadınlar neden isyan eder?

Erkeklerin belirlediği, kadınların hükümsüz olduğu bu cehennemi yaşamlara isyan eder. İnsandan sayılmamaya, ev kölesine dönüştürülmek istenmesine isyan eder.

Evlenmek kadar evlenmemek, çocuk doğurmak kadar doğurmamak da bir haktır. Kadınlar bu hakları ellerinden alındığı için isyan eder.

Cinsiyetlerine bakılmaksızın ne kadar doğuracağına sadece kendisinin karar verebileceği, hiç doğurmak istemiyorsa doğurmama hakkını da kullabileceği bir yaşam için isyan eder.

Kadının yüreği sırlarla dolu bir okyanustur.” Aynur’un yaşamı toplumun aynasıdır. Bakınca; kural koyucular bile ürker, sebep oldukları bunca acıdan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube