Araştırmacı Yazar-Şair Metin Turan ile Söyleşi

“SULARI ISLATAN MECNUN”

GİRİŞ:
Baba tarafından halk şairi Cemal Hoca’nın torunu, Ürün Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni araştırmacı yazar-şair
Metin Turan bu haftaki söyleşimin konuğu. Yaklaşık yirmi yıl önce Antakya’da ortak bir etkinlikte tanıştığım, daha sonraları özellikle “Suları Islatan Mecnun” şiir kitabından radyo programımda paylaşımlar yaptığım güzel bir yürek. Zaman zaman “Umudun Sesi” şiir ve türkü rüzgârı radyo dinleyicilerimi de unutmayarak çeşitli kitaplar gönderip armağan olarak paylaşımı için bir kez daha teşekkür ediyorum.

Nebih Nafile: Folklor Araştırma Vakfı Başkanı, Âşık Veysel Derneği onur kurulu üyesisiniz. Türkü yürekli bir değerimizsiniz. Bu söyleşimiz vesilesiyle okurlarımla sizi daha detaylı tanıma fırsatı bulacağım. Kendi yorumunuzla Metin Turan’ı çocukluğundan bu yana kısaca anlatabilir misiniz?

Metin Turan: 1966 Kars-Kağızman doğumluyum. Kültürel açıdan çok katmanlı ve çok zengin bir coğrafyada büyüdüm. Gökyüzünün olabildiğince geniş, dağların olabildiğince yüksek, suların olabildiğince bol ve berrak, çayırların olabildiğince yeşil olduğu bir coğrafya… Aynı zamanda halayın her türlüsünün oynandığı, türkünün bin türlüsünün söylendiği, halının ve kilimin bin türlüsünün dokunduğu bir coğrafya. Çocukluğunu köy hayatının pratiklerinde yaşayanlarla, şehir ve kasaba hayatı içerisinde yaşayanlar arasında bir dolu farklılık vardır. Ben bir ayağı kasabada ama çocukluğunu daha çok köylerde geçiren birisiydim. Babam öğretmendi. Babam yanı sıra 5 amcam da öğretmendi ve bunların en büyüğü şehir merkezinde, diğerleri farklı köylerde öğretmenlik yapan kimselerdi. Ben bu zenginliği fırsata çevirerek, canım nerede isterse oradaki amcamın yanına giderek ilkokul evresini tamamladım. Aynı yerde kalmaktan sıkıldığım için biraz ‘kafama’ görev takılmayı tercih ediyordum. Anne ve babam da bunda sakınca görmüyorlardı ki ansızın bir köyden diğerine gitmeme izin verebiliyorlardı.

Ortaokulun ilk iki yılını da doğum yerim Kağızman’a bağlı Kötek nahiyesinde okudum. Üçüncü sınıfta burayı da terk edip Ankara’ya gelmem, meslek dersleri öğretmenlerinin sınırlı olmasındandı. Yani bir dönem içerisinde ancak bir-iki dersimizin öğretmeni ilgili branştan geliyordu, diğerleri ya ilkokuldan takviye ediliyordu ya da yılın sonunda on beş günlük bir yoğunlaştırmayla geçiştirilip gidiyordu.

Daha iyi bir eğitim alabilirim düşüncesiyle Ankara’ya geldim ve ortaokulun son sınıfını Kuşcağız ortaokulunda tamamladım. Politik gerilimler artmış, boykotlar orta okullara kadar yaygınlaşmıştı. Yalnız, bir durum vardı, biz gecekondu bölgesindeydik, boykotlar bizim mahallede oluyordu, oysa, aşağı yukarı bir kilometre uzağımızdaki görece daha merkezi olan okullarda bu aksaklığa tanık olmuyorduk. Bunun oluşturmuş olduğu dengesizliği, liseye gittiğimde daha iyi anladım. Örneğin, gecekondu bölgesindeki ortaokuldan pekiyi derece ile mezun olmuş veya takdirname almış benim gibi bir-iki arkadaşın kaydolabildiği lisenin A şubesine, sözünü ettiğim bu merkezi yerden iyi derece ile mezun olarak gelmiş arkadaşların durumu bizden çok daha iyiydi. Yani biz o hay huyun içerisinde biraz da kendi sınıfımızda pekiyi alabilen öğrenciler olabilmiştik.

Sonra o liseyi bırakıp, meslek lisesine gittim. Bölümüm torna-tesviye idi. O yıllarda, yani 1979’lu yıllarda meslek lisesine gidebilmek için bizim için hatırı sayılır bir sınav ücreti ödeyip, sınava girmek ve de başarılı olmak gerekiyordu. Onu başardıktan sonra, bir yıl meslek lisesinde okuyordunuz, orada meslek derslerinde almış olduğunuz iyi notla, belli bir ortalama yakalamış iseniz, Teknik Liseye geçebiliyordunuz ki bu yarış sadece aynı lisenin içerisindeki öğrencilerle olmuyor, Türkiye genelinde bir başarı değerlendirmesiyle yapılıyordu. Oradan teknik lisenin Eğitim Araçları Laboratuvar Teknisyenliği bölümüne geçtim. Bu bölümün tüm Türkiye’de öğrencisi 10 kişiydi. Öncülüğünü ve planlamasını çok iyi eğitimcilerin yaptığı ‘akademik lise’ diye tanımlanan bir program içerisinde bu bölüme seçilmiştik. Planlamasını eğitim teknolojsi alanında Türk eğitim tarihinin önemli isimlerinden Dr. Cevat Alkan, Dr. İlhan Özdil, Necmettin Yeşilmen, Zülfikar Aslan gibi isimlerin yaptığı bir müfredattı. Ne var ki her güzel işte olduğu gibi, bunun da arkası getirilmedi ve bu bölüm bizimle son buldu.

Sonra üniversitede sağlık ve ekonomi okudum. Halk edebiyatına olan merakım ve bu alandaki çalışmalar dolayısıyla, bir süre Yıldız Teknik Üniversitesi’nde halk edebiyatı dersleri okuttum. Şimdi de Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde çalışmaktayım.

Nebih Nafile: Kısa adı KIBATEK olan Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatları Kurumunun başkanlığını yaptınız. Çok başarılı çalışmalara imza attınız. Korona virüs salgını nedeniyle bu çalışmalar nasıl etkilendi?

Metin Turan: Edebiyat bir etkileşim olayı. Özellikle KIBATEK’le yapmaya çalıştığımız dünyanın farklı coğrafyasındaki edebiyatçılarla bir araya gelip, bu etkileşim deneyimini paylaşmak ve yaygınlaştırmak oldu. Belirttiğiniz gibi önemli etkinlikler gerçekleştirdik. Almanya, Azerbaycan, Kazakistan, Kırım, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Polonya, KKTC, Suriye gibi ülkeler yanı sıra Türkiye’nin değişik kentlerinde (Çanakkale, Nevşehir, Antakya, Adana, Zonguldak, İstanbul, Ankara, Antalya, Amasya…) gerçekleştirdiğimiz sempozyum ve edebiyat şölenleriyle faklı dillerdeki edebiyat insanlarının buluşmasını, deneyimlerini paylaşmalarını, ürettiklerini tartışma ve konuşmalarını sağladık. Bunun çok güzel sonuçlarını gördük. Bu etkinlikler bir bilgi yarıştırma değil, deneyim paylaşmaydı. Etkili sunumlar yerine yoğunlaşmış sohbetler, aynı masa etrafında birikimi aktarmaya dayalı tartışmalardı. Dolayısıyla oralardan pekiştirdiğimiz tanışıklıklar derinlikli dostluklara dönüştü.

Pandemi süreci, başka sayısız etkinlik gibi bizim bu çalışmalarımızı da etkiledi. Örneğin, 2020’nın Nisan’ında planladığımız İran’da uluslararası bir edebiyat sempozyumu ile Eylül ayı içerisinde İstanbul’da gerçekleştirmeyi planladığımız Kıbrıs Türk Edebiyatı ve Edebiyatçıları Sempozyumu’nun dördüncüsünü erteleme kararı almak zorunda kaldık. Bunları başka toplantılarda olduğu üzere internet yardımıyla yapmayı düşünmedik çünkü KIBATEK etkinliklerinin temel amacı edebiyat insanlarını, akademisyenleri bir araya getirmek, onların bilgi ve birikimini etkileşimli olarak paylaşmaktır.

Nebih Nafile: Kıymetli dost Metin Turan. Antakya’da zaman zaman bulundunuz. “Sokaklar Kentler Ülkeler” kitabınız aklıma geldi. Kent insanı ve sokaklar olarak hafızanızda Antakya nasıl bir iz bıraktı?

Metin Turan: Kültürel bakımdan olsun, şehir dokusu bakımından olsun Antakya ile benim doğum, çocukluğumu geçirdiğim Kars arasında çok önemli benzerlikler vardır. Öncelikle farklı din, dil ve etnik kökendeki insanların bir arada yaşamalarıyla var etmiş oldukları ve dünyanın en önemli zenginliği saydığımız ‘yaşama kültürünü’ görüyoruz. Bu birlikte yaşama kültürü, doğal olarak insanda başkasını anlama ayrıcalığı yaratır. Hissetme duygusunu biler. Sokakla eviniz arasındaki o kısa mesafenin nasıl bir hayat olduğunu anımsatır. Çünkü orada herkes vardır. Evin içi ne kadar sizinse, sokak o alanı paylaştıklarınızla vardır. Gerçek anlamda kentlilik böyle bir ayrıcalıktır. Değilse, gökdelenlerin yükseldiği, camdan binaların kuşattığı, asfalt zehiriyle örtülmüş alanlar kent kültürü olamaz. Birkaç kuşak önceki dedelerinizin yaptığı bir çeşmeden birlikte su içmişliğiniz, bir ağaç gölgesinde muhabbetinizdir sizi o kentli yapan. O bakımdan giderek, başka iyi özelliklerimiz gibi bu zenginliğimizden de uzaklaşıyor olsak da Antakya gözleriyle selamlaşmayı, hâl hatır sormayı bilebilen insanların çokluğu bağlamında benim hafızamın önemli kavşaklarından bir yerdir.

Nebih Nafile: Aklıma geliverenler arasında mutfağında yer aldığınız, İmece, folklor/edebiyat, Turnalar, Littera, Kebikeç gibi dergileri anımsayarak, edebiyat dergilerinin dünyadaki ve Türkiye’deki durumunu sormak istiyorum. Bu konu hakkında neler söylersiniz?

Metin Turan: Dergilerin edebiyatın yaygınlaşmasında, baskı adetleri ne olursa olsun, iyi edebiyatçıların yetişmesi bakımından çok işlevsel olduğunu düşünenlerdenim. Ne zamana kadar? 1990’lı yıllara kadar. İçerisinde benim de yer aldığım, yukarıda sizin de adlarını andığınız folklor/edebiyat, Littera, Kebikeç gibi dergiler ürün dergisi olmaktan ziyade, araştırma ve kaynak niteliği taşıyan akademik dergiler oldular. Başlangıçta, folklor edebiyat’ı daha esnek bir dergi olarak düşünmüştüm ama süreç onun da akademik olmasını gerekli kıldı ve benim ‘asık suratlı’ olarak tanımladığım kervana katıldı. Turnalar, onlardan farklı. Akademik yazılar yanı sıra ürünlere de yer veren bir dergi. Öyle de olmak durumunda. Şimdi düşününüz, herhangi bir dilbilim bölümünde, örneğin Farsça, örneğin İspanyolca veya aklınıza hangi dil gelirse, Rusça, Lehçe neyse, o filoloji ile ilgili çalışan birisinin dil yetkinliğini ürün yayımlamadan nasıl anlayacaksınız? Yani şiir çevirecek veya özgün şiirler yazacak, deneme yazacak, bir biçem (üslup) ortaya koyacak. Bunları görebilmenin, ölçebilmenin başlıca düzlemi Turnalar gibi uluslararası dil, çeviri ve edebiyat dergileri olabilmektedir. Türkiye’de bunun başka pek örneği yok. Bir de süreklilik sorunumuz var. Bir edebiyat dergisinin iz bırakabilmesi için öyle 1000 sayı çıkması gerekmez ama, düzenli olarak iki yıl da yayınlanmış olmasına bakılır.

Şu anda Türkiye’de edebiyat dergileri, öyle uzun ömürlü pek az dergi kaldı, okul olma özelliğini ne yazık ki yitirmiş durumdadır. Bunun en somut halini, son 20 yılda yayımlanan hikâye, şiir ve deneme kitapları yazarlarının özgeçmişlerine bakarak görebilirsiniz. Yani, şu son yirmi yılda, kaç yazarın hayat hikayesinde ilk hikayesi Varlık’ta, ilk şiiri Türk Edebiyatı’nda veya ilk güncesi Berfin Bahar’da yayımlandı bilgisine ulaşabiliyoruz. Ölçülerden en önemlisi budur bence: Genç yazar dergiyi okul olarak görüyor mu görmüyor mu?

Benzer durum ‘yeni dünya’ için de geçerli. Eski Sovyet coğrafyasında hâlâ köklü dergiler yayımlarını sürdürüyorlar ama onların da eski işlevleri, güçleri kalmamış gözüküyor. Fransa, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde ise geleneksel işlevini koruyan ve yer verdikleri kritiklerle yazarların dikkatini çeken dergiler varlıklarını sürdürüyorlar.

Nebih Nafile: Zaman ayırıp sorularımı içtenlikle cevapladığınız için size teşekkür ediyorum. Umarım ilk fırsatta yine Antakya’da buluşuruz.

Metin Turan: Sokaklarını adımlamaktan, havasını solumaktan kıvanç duyduğum Antakya ve hatıralarını paylaşmaktan ayrı bir ayrıcalık hissettiğim Antakyalı dostlarımla buluşmanın özlemiyle sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube