Gölge

Büyük dedemin köydeki evinin bahçesi, çocukluğumun en önemli mekanıdır. Sabahın ilk ışığında bakır tencerelerde pişen akşam yemekleri, tereyağı için tahta yayıkta çırpılan yoğurt, toprak tandırda pişen ekmek ve kokusu.
Büyük dede hayattayken at sırtında gelen misafirler, atlarıyla beraber günlerce konaklatılırmış bu evde. Asi Nehri’nden yakalanan balıklar canlılığını korusun diye bahçedeki havuza atılır, ihtiyaç halinde el örgüsü fileyle alınırdı. Sadece sütü için beslenen, inançlarımız gereği doğurgan olduğu için yenmeğe kıyılamayan inekler; sayısı bilinmeyen, bazısı her gün yumurtlayan tavuk ve ibiği birbirinden güzel alaca renkli bir kaç horoz muhakkak vardı. Yaz aylarında serinlemek için beraber yüzdüğümüz kuzuların sevimliliğine, “ayakları kirlenmiş” diyerek paytak ördekleri yıkayan çok uzaklardaki amca çocuğumun güzelliklerine girmiyorum. Hepsi dudağımın kenarında birer tebessüm.
Taştan örülme bahçe duvarının arkası çepeçevre ağaçlarla çevriliydi. Bahçenin nehir tarafına açılan tahta kapısının hemen dibinde kimi zaman dalına salıncak kurduğumuz kimi zaman bahçe duvarına çıktıktan sonra ancak tırmanabildiyimiz kocaman bir dut ağacı vardı. Meyvesini toplar, hasır sepete koyar, soğusun diyerek suyunu, tulumba ile çektiğimiz kuyuya sallandırırdı amcam. Bir de asma ağacı sarmalanmıştı dutun üzerine. O üzümlerin tadını
en ünlü bağlarda bulamadım.
Dut ağacının karşısında zemini tahta olduğu için toprak olan diğer odalara göre daha konforlu sayılan ve misafir odası olarak kabul edilen odanın, ahşap pervazlı penceresinden dalları içeri süzülen ceviz ağacı vardı. En sevdiğim ağaçtı. Oldukça kaygan gövdesi yüzünden tırmanması zordu. Yemesi çok lezzetli, ağaçta kilitli küçük küçük sandıklar. Annemin, yeşil kabuğunu soyarken kıyafetlerimizde oluşan zor lekeleri sorgulaması olmazsa daha da çok sevecektim ceviz ağacını.
Bahçe duvarının ardındaki ağaçların dibinden başlayıp nehre kadar uzanan tarlada yetişen türlü türlü sebze ve meyvenin arasında en güzelini seçer, iş kıyafetinin en temiz kısmıyla varsa üzerinde çamur veya toprak onu siler, taze taze yiyelim diye elimize tutuşturuverirdi amcam.
Köye gelirken Antakya’da esnaf olan babam muhakkak harçlık vermiş olurdu. O kıymetli harçlığı kaybederim endişesiyle amcama verir, okullar açılıp Antakya’ya dönme zamanı gelince de cebinden artmış olarak çıkardı.
Baba ocağından, baba yarısı amcalardan girmek istedim konuya bugün.
Babaların günü bugün.
Heybetinden korktuğumuz, aynı heybetin gölgesine sığındığımız babaların günü bugün.
Kutlu olsun!
***
Gerçekten en son onlar mı duyar?
Bu fikrin, evin manevi yükünün genellikle anneye, maddi yükününde babaya verilmiş olduğu toplumsal gelenekten kaynaklandığını düşünüyorum. Aslında en son onlar duymaz. Duyar da duymazlıktan gelir. Kendimiz çözelim. Öğrenerek büyüyelim diye düşünürler.
“Bir musibet bin nasihata bedel” zihniyetinden geldikleri için bilmezlikten gelirler bence.
Başta onay vermedikleri konularda da kendi kendilerini ikna edince anne aracılığıyla çaktırmadan onay veren babalar!
Ah ederler belki bazen ama gönülden etmedikleri için tutmaz ahları.
Bakmayın siz! Çiçektendir kalpleri.
***
Minicik anahtarla açılan, harçlığımızdan kalan bozuk paraları attığımız metal kumbaralarımız vardı bizim. İçine atmak adına büyüklerimiz vermişse küçük ederli bir banknot yoktu bizden zengini. İşte o kumbarayı genellikle Anneler Günü’ne doğru açar, anneye alınan hediyeden sonra kalan bütçeyle Babalar Günü için ya bir çift çorap ya da o dönemlerin modası geniş kesimli kravat alınırdı. Daha da kalanla, kareli veya kenarı çizgili -ki bu çizgilerin rengi çorabın rengine uydurulurdu genellikle- beyaz, yıkanıp ütülenebilen tülbent bezinden yapılmış mendil alınırdı.
Bir dönemse babalarımıza Samsun’un bir ilçesi olan ve o dönemin izmaritsiz, vasati, yirmi adet paketlenmiş sigaralarından alıyorduk da Allah’tan sağlıklarına zarar verdiği kanaatine erken varıp bir sevgiliyi terkeder gibi terketti çoğu.
***
Milliyet gazetesinin gazete olduğu ve 1970’li yılların ikinci yarısında haftanın bir günü yayınladığı çocuk dergisine bizim için abone olmuştu babam. Dağıtımı pazartesi günleri bisikletiyle yapan gazete bayisi amca, terzi dükkanına bırakırdı. O gün elinde dergiyle daha bir koşarak gelirdi babam eve.
İstanbul’dan Antakya’ya vardığımda boynuna atlarım hep. Antakya’dan , İstanbul’a gelirken, benim ve kardeşlerimin, yazı yazmayı öğrenirken elimizi tutuşu, geçimimizi sağlamak için yüksüklü* eli ile iğne tutuşu, çocuklarım yürümeyi öğrenirken, ellerinin, babamın işaret parmağını kavrayışları gelir aklıma ve elinden öpmek isterim. Çoğu zaman izin vermez ama ona olan sırnaşıklığımla başarırım.
Antakya ‘dan gelen veya getirilen kolileri de bilenler bilir. Hatta facebook ilk kurulduğunda “Antakya’dan Gelen Koli” grubu bile vardı. Kaytazdan-lahmacuna, boğma rakıdan-liköre, biberli ekmekten-katıklıya kadar ne varsa o koliye sığar. Sığdırılır. Babam, bunlara ilaveten çiçek fidesi koyar bazen…
***
Sevdiklerinizle ortak şarkılar hanesine, ister hepimizin fani olduğu bu dünyada ister ebedi dünyada olan babanızla da ortak bir şarkınız olsun. Dönemine göre bazen Özdemir Erdoğan’dan bazen Tarkan’dan ama en güzeli kendi sesinden ve sazından dinlediğimiz Aşık Veysel’in “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz-gece” şarkısı her daim babamla benimdir.
***
Başınızı omuzuna yaslayacağınız,
şefkatinin alnınızdan öpeceği, sil baştan yapılacak her başlangıçta ve de gidecek yeriniz olmadığında babanız, dilerim, kucak açmış, bir köşede sizi bekliyor olsun.
Kısaca, emekçi babaların günü kutlu olsun.

*Yüksük: Dikiş sırasında iğnenin parmağa zarar vermemesi için takılan küçük metal başlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.