HABER MERKEZİ
Keçileri kaçırmak; Birinin şaka yollu da olsa aklını kaybettiğini, delirmesine bir adım kaldığını belirtmek için çoğunlukla “keçileri kaçırmış herhalde” deriz. Türkiye’de yaşayan neredeyse herkesin bildiği bu deyimin hikayesi, Burdur’da bulunan İnsuyu Mağarasına dayanıyor. Burdur’da yaşayan bir çoban, keçileri İnsuyu Mağarasına getirdikten sonra hayvanları kaybettiğini sanmış ve köy köy gezerek yerlilere keçileri görüp görmediğini sormaya başlamış. Çoban; “Keçilerin sahibine ben nasıl hesap veririm” diye düşünürken köylüler, çobana yardım etmek istemiş ve ilk olarak çobanın keçileri kaybettiği yere, İnsuyu Mağarasına gitmişler. Mağaraya yaklaşan köylüler, keçileri çobanın bıraktığı yerde bulmuş ve çobanın delirmeye başladığını düşünerek, “keçileri kaçırmış herhalde” deyiminin temelini atmışlar.
Pabucu dama atılmak; Önceden sahip olduğu değeri ve önemini kaybeden herhangi bir şeye, pabucunu dama atmak deriz. Bu deyimin, Osmanlı Dönemi’ne uzanan bir hikayesi bulunuyor. Osmanlı Dönemi’nde lonca adı verilen esnaf teşkilatlarının sorumluluklarından biri, zanaatkarların ürettikleri malların kaliteli ve dayanıklı olup olmadığını kontrol etmekmiş. Özellikle ayakkabı konusunda bir hayli hassas olan loncalar, dükkanlara girip ayakkabıları teker teker kontrol edermiş. Dayanıksız olduğu düşünülen, kısa bir süre sonra yırtılma riski bulunan ayakkabıların üreticilerine para cezası kesilir, ayakkabılar da bir daha kullanılmaması için dükkanların damlarına atarmış. Pabucun dama atılması deyimi de buradan, yani değersiz görülen bir şeyin artık kullanılmadığını göstermek için kullanılırmış.
Ateş pahası; Günlük hayatta aşırı derecede pahalı şeylere karşı kullandığımız ateş pahası deyiminin hikayesi, Osmanlı Dönemi’nde dünyayı titreten padişah olarak bilinen Sultan Süleyman’ın bir av hikayesine dayanıyor. Sultan Süleyman, padişahlık yaptığı bir dönemde yanında adamlarıyla İstanbul’a yakın bir yerde ava gitmiş. Avlanırken İstanbul’dan epey uzaklaştığını fark ettikleri anda şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başlamış ve padişah adamlarıyla birlikte, saraya dönmek yerine geceyi geçirebileceği bir kömür kulübesine sığınmak zorunda kalmış. Kulübenin sahibi, kim olduğunu bilmediği Sultan Süleyman ve adamlarının ısınması için bir ateş yakmış. Ateşin başında ısınan padişah; “Şu ateş bin altın eder” demiş. Sabah olunca padişahın askerleri, konaklamalarının bedelini ödemek için kulübenin sahibine gittiklerinde ücretin binbir altın olduğunu öğrenince şaşırıp kalmışlar. Bunun üzerine kulübenin sahibi, konaklamanın ücretinin bir altın, Sultan Süleyman’ın da dediği gibi ateşte ısınmanın bedelinin bin altın olduğunu belirtmiş. Bu olayın üzerine ateş pahası deyimi, günümüze kadar ulaşmayı başarmış.
Dolap çevirmek; Hayatımız boyunca en az bir iki kere sen ne dolaplar çeviriyorsun tarzında şaka ile karışık sorulara maruz kalmışızdır. Hile, düzen, dalavere ile iş yapmak anlamına gelen bu deyimin hikayesi, yine Osmanlı Dönemi’ne dayanıyor. Osmanlı Dönemi’nde eski konaklarda, yemek servisinin yapılması için dolaplar bulunuyordu. Ağaçtan yapılmış bu dolapların en büyük özelliklerinden biri, alt ve üst kısımlarında bulunan miller sayesinde çevrilebilir olmasıydı. Bu dolaplar çoğunlukla, evde yemek servisinin yapılması için kullanılırmış. Mutfaktan çıkan yemekler bu dolaba konur ve çevrilerek karşı odadaki kişinin alması sağlanırmış. Birbirini seven, ancak bu sevgiyi ev sahibinden gizlemek isteyenler, yazdıkları mektupları, hediyelerini bu dolabı kullanarak karşı tarafa ulaştırmaya başlamış ve bu durum o kadar yaygın bir hal almıştı ki insanlar, gizli kapaklı iş yapanlar için “yine bir dolaplar çeviriyor” deyimini kullanmaya başlamış.
