Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştım. Yeni yazıma oturmaya hazırlanıyordum ki kapımın zili çaldı. Saate bakmak istedim, anlamış gibi, bir daha çaldı. Belli ki gelen her kimse girmek için sabırsızlanıyordu. Oyalanmadan -kendimce- açtım kapıyı.
“Nerede kaldın, donacaktım kapıda.”
Gelen gülcandı. Kapının geç açılmasına söylenmesini saymazsam, adıyla müsemma bir giriş yapmıştı evime.
“Gelmene çok sevindim. Sabah kahvesini birlikte içeriz.”
“İçeriz valla. Çarşıya çıkar mıyız sonra? Almak istediğim bir-iki şey var. Sen olmadan…”
“Bu saatte… Çarşı… Bugün bitirmem gereken bir yazı var elimde. Nasıl yapsak?”
“Sevgiiiii, lütfennn…”
Gülcan. Her şeyimizi paylaştığımız can arkadaşım benim. İyi-kötü ne yaşamışsa ilk bana açmıştır. Yolu yok çarşıya gidilecek, istediği her neyse, alınacaktı.
Fincanı dudaklarına götürüp bir yudum aldı kahvesinden. Yüzüme bakıp gülümsedi. Sohbete başladık. Hayır, sohbet denemezdi buna. Gülcan, çocuksu bir coşkuyla, mutluluğun kanatlarında gide gele anlattı, ben uysalca, yorumsuz dinledim.
“Onu nasıl sevdiğimi bilirsin. Kalabalık olsak da önemli değil, onunla baş başaymışız gibi girdik yeni yıla. Gerisi teferruat bizim için. Bundandır, ikimiz için de özeldi yılbaşı akşamımız. Geç saatlere kadar oturduk. Onca kalabalıkta kaç kere gözlerimin içine baktı uzun uzun. Kaç kere elimi tuttu AŞK’la… Ömrümce unutamayacağım, efsunlu anlardı.”
Susup derin bir nefes çekti. Öylesine heyecanla anlatıyordu ki, sevgi seline kapılmış sanırsınız. Gülcan konuşurken, araya girmek ne mümkün. Onun heyecanı beni de sarıp sarmalamıştı. İçim ısındı, tebessüm ettim.
“Bir kahve daha…”
“İçerim, sağol.” Fincanlarımızı doldurdum. Yanaklarımı avuçlayıp gülcanı dinlemeye koyuldum tekrar.
“Düşünebiliyor musun, sabah erkenden kalkıp, yürüyüşe çıkmış. Dönünce uyandırdı beni. “Sen üzerini değiştir, ben kahve pişirip geliyorum,” dedi. Mutfağa geçti. Ben kahveyi beklerken, elinde kırmızı güllerle döndü odaya. Çiçekler senin için. Seni seviyorum, deyişi… Bir tuhaf oldum. İlişkilerin bunca kirlendiği bu zamanda bu kadar ince ruhlu biriyle yaşamak harika bir duygu… Başım döndü heyecandan, sevinçten ne diyeceğimi bilemedim. Kucakladım, sımsıkı… Ağlamaya başladım. Mutluluk gözyaşlarının tadı başkaymış.”
* * * * *
Sevgi egemenliğini ilan edememişti iki bin yirmi birde, şeklinde kuracaktım cümlemi kapı çalındığında. Sevgi açlığından krize giriyor kalpler, diye yazacaktım gülcan kalbinde tarifsiz bir aşkla geldiğinde.
Sabahın ilk ışıklarıyla üzerime yağan o sevgi sözcükleri… Bir kadının içinden dışına doğru taşan sevdasına tanıklığım… “Budur insanlığın beklediği mucize. Aşkın egemenliği yakındır,” düşüncesini uyandırdı içimde.
Böylesi güçlü bir aşk varsa, çoğaltılabilir demektir. Böylesi güçlü bir aşk yaşanıyorsa, şiddetin, insanın insana zulmünün, bir birini kırıp dökmelerin yerini insan sevgisi alabilir demektir.
Evet. Derinden yaralanmış gezegenimizin ihtiyacı olan tam da budur; yoksulluğun, hüzünlerin, savaşların, ölümlerin panzehiri, SEVGİyle uzatılan kırmızı güller…
