“Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!” Prof. Engin Geçtan
Bugünkü yazımızda, hayatı yaşamak ve özgürlük kavramı üzerinde duracağız.
Güçlü soru şu: sen mi hayatı yaşıyorsun, yoksa hayat mı seni yaşıyor?
Eğer cevabınız, bilmiyorum yada hayat beni yaşıyor, şeklinde ise hayatınızın ipleri başkalarının elinde demektir. Bu da yukarıdaki alıntıda vurgulanan “seyretmek” gerçeğine tekabül eder. Ki bu, objektif olarak ölümü simgeler.
Danışanlarımla yaşamın anlamı üzerinde çalışırken, ‘hayatın seni sevmesine izin ver.’ derim Bu bir yanıyla da danışanı, hayata katılmaya teşvik eden bir farkındalıktır. Şunu da eklerim; hayatı yaşamanın ilk şartı, koşullandırıldığımız sınırlılıkları aşmak ve kendimizi herkesten bağımsızlaştırmaktır. Bunun pratikteki karşılığı ise kendimize değer vermektir. Zira, ben değerliyim farkındalığı, bizi ben özgürüm’e taşır.
Özcesi; sadece kendini seven, özdeğeri yüksek, özgür insanlar hayatı yaşar.
Böylesi insanlarla yaşamak keyiflidir çünkü ancak kendini gerçekleştirmiş özgür bireyler özgür aşklar yaratabilir. Kendini sevmeyi öğrenmiş ve kendisine değer veren bir insanın başkasına değer vermesi daha olasıdır. Kendisinin kıymetini bildiği oranda da başkasının kıymetini bilir. Başkalarına değer verdikçe kendimizi daha değerli hissederiz. Gördüğünüz üzere, her konuda olduğu gibi ilişkilerde de alma-verme dengesi her an devrede.
Engin hocaya sorarsak, kıymet bilmenin bir kültür işi olduğunu söyler bize.
Hem kültür işi hem de bir sorumluluktur. Bizler sorumluluğu sadece ailemize, çevremize yada işimize karşı yükümlülükler olarak anlarız. Oysa bizim kendimize karşı, iyi, keyifli, sağlıklı, mutlu, özgür ve aşk’ça yaşama sorumluluğumuz vardır. Hatta kendimize verdiğimiz değerin ölçütüdür bu. Bunu bilmek yetiyor mu? Hayır. Hayata geçirilmemiş bir bilgi işe yaramaz. Bilgi uygulamada anlam kazanır.
Konfüçyüs’ün deyimiyle söylersek, “bilmek uygulamaktır.”
SİZİ SEVİYORUM
