GÜLŞEN’İN PARASI YÜREĞİDİR…

Hazırlayan: Nebih Nafile

Parası bol olan bazıları çok rahat kitap bastırıp bir de kavun karpuz satar gibi fuarlara gelen kişilere bazen taciz noktasında satış yapıyorlar. Az önceki tarife uyan birçok kişiye maalesef kitap fuar stantlarında denk geldim. Gülşen’in parası yüreğidir. Yaşamın içinde annesinden dinlediği hikâyeleri, yaşadığı acı ve mutlulukları hep yüreğine akıttı. Şiir de sever ve yorumlar. Birazdan kendisine ait bir yazısı ile sizleri baş başa bırakacağım. Gülşen Randa’dan bahsetmek isterim biraz. “Yürekler Dile Geldi” ortak kitapta yazın dünyasına merhaba dedi. Her fırsatta yazması gerektiğini söylerim. Kıt kanaat bir yaşamı var ve her türlü olumsuzluğa rağmen gülümsemeyi ihmal etmez. 1981 yılında Hatay’ın Samandağ ilçesinde doğdu. Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Mustafa Kemal Üniversitesi’nden Pedagojik Formasyon eğitimi aldı. Halk Eğitim Merkezi’nden Arapça ve İngilizce dil eğitimi sertifikası aldı. Özel bir Medikal firmasında sorumlu müdür olarak çalışmaktadır. İki çocuk annesidir.

Yaşamın günlerini damıttığı yazılarından bir tanesini sizlerle paylaşıyorum. Günü geldiğinde elbet bunlar kendine ait bir kitapta yerini alacak ve daha çok okurla buluşacaktır. Yolun açık olsun sevgili Gülşen Randa.

YAŞAMDAN BİR GÜN

Gözlerimi açtım, güneş ışığı pencereden sızarak evimizi aydınlatmıştı. Yine sabah olmuştu. Radyo’da Türk Sanat Müziği çalıyordu. Radyo, bizim evde bir ritüeldi. Her sabah müzikle uyanıyordum. Ablam uyanır uyanmaz evimizin baş köşesinde duran radyoya yönelirdi. Televizyonun hemen üstünde baş tacı gibi kurulmuştu. Minik boyutu, siyah hoparlörleri ve parlak gümüş tuşlarıyla adeta evin vazgeçilmez parçasıydı. Elini radyonun düğmesine uzattı, düğmeyi cevirdi gülümsedi. O’nun için her şey tamamdı. Ardından ablam dışarı çıkar tulumbaya yönelir birkaç tulumba vuruşundan sonra buz gibi su kovaya doluşu verirdi. Aile bireyleri hemen suyun etrafına toplaşırdı. Herkes elini, yüzünü yıkardı ve her gün olduğu gibi müzik eşliğinde evin işlerine kendini kaptırırdı.

Ben ise, okuldan önce her gün en sevdiğim görevimmiş gibi balık tuzakları için yem hazırlamak üzere hemen işe koyulurdum. Kullandığım plastik ölçek minik ellerime göre ne küçük nede büyüktü ve en sevdiğim renk olduğundan onu çok seviyordum. Tam bir mavi sevdalısıydım. Bayram sabahı babamın bana aldığı mavi kunduradan sonra, mavi vazgeçilmez rengim olmakla birlikte benim için özgürlüktü, gökyüzüne gezmek gibiydi

İlk ölçek küspe, iki ölçek un, bir bayat ekmek ve biraz da su ekleyip yoğurmaya başlardım. Ekmek haline getirip, babama seslenirdim:

Baba! Yem hazır.

Tamam kızım eline sağlık.

Cevabı alıp, koşarak kahvaltıya giderdim. Hele birde kahvaltıda patates kızartması varsa değmeyin keyfime. Sıcacık çayı annem bardaklara doldururken sofraya kurulurdum. Aile, sofra başında eksiksiz bulunurdu. Tereyağı ile kızarmış yumurta, zeytin yağlı çökelek, incecik açılmış tandır ekmeği ve en sevdiğim patates kızartması. Herkes için sıradan benim için güzel başlayan gündü. Doyar doymaz önlüğümü giyinip anneme koşardım. Yaşamın zorlukları ile hep mücadele eden annem, önlüğümün düğmelerini ve yakamı düzeltip beni yolcu ederdi. Okula giderdim ama eve dönmek için can atardım. Çünkü; bilirdim ki o yemlerle babam akşama balık tutmuş, annem de hazırlıyor olurdu.

O gün, balıkları Asi Nehri’nden getirmek için babam beni beklemişti. Eve yetişir yetişmez seslendi.

Hadi kızım balıkları getirelim.

Tamam babacığım, hemen hazırlanıyorum.

Çok heyecanlandım, hemen üstümü değiştirip babamla Asi Nehri’ne doğru yola koyulduk. Evimiz ve kocaman bahçemiz nehrin kıyısındaydı. Nehir kenarında bulunan tarlamızda aynı zamanda pamuk ekmiştik. Pamuğun beyaz tomurcukları kendini göstermeye başlamıştı. Tarlanın kenarındaki Asi’ye doğru uzanan patikadan babam önde, ben arkasında yürümeye başladık. Asi Nehri’ne ulaştığımızda ilk önce su motorumuzu kontrol etti. O, babamın olmazsa olmazıydı. Sonra Asi’yle birlikte yürümeye başladık. Su, Akdeniz’e doğru öyle bir akıyordu ki, berraklığından dibindeki taşları sayabiliyordum. Babam, kurduğu balık tuzaklarından balıkları alıp hazırlamış olduğum balık yemlerini yerleştirdi ve balık tuzaklarını Asi Nehri’nin derin sularına ustalıkla bıraktı.

Dönüş yoluna koyulduk. Dönüş yolu ne güzeldir bilir misiniz? Gün batımının verdiği serinlik ve loş ışığın Asi Nehri’ne yansıması… Belki de tarihin tozlu raflarında hiç duymadığımız bir şair benimle aynı duyguları yaşamış ve bunu yazmıştır. Ama öyle olsaydı tarihin tozlu rafları bile onu işitmeme engel olamazdı. Ve tabi ki benim bitmez tükenmez sorularım başlardı.

Hayatı sorgularcasına babama öyle sorular sorardım ki… Halbuki küçük bir çocuğun ‘’anne bu ne, anne şu ne’’ sorularına benzermiş. Eee tabi bizim için aldığımız her cevap beyin dünyamızda yeni bir ütopik dünya kurmamıza aracı olurdu. Nihayetinde sorulara da doyduk, cevaplara da tabi ki.

Birden kendime geldim ve suyun kenarında ince bir dala takılı kalan tenis topuna ilişiverdi gözlerim. Büyük bir heyecanla babama gösterdim. Topun takıldığı yer çok tehlikeliydi ve su çok derindi. Babam, iyi yüzerdi. Suyun derin olan kısmında bulunan ağaç dallarına tutunarak benim için topu aldı. Çok mutluydum. Top çok güzeldi ve o artık benimdi. Eve vardığımızda annem:

Hadi kızım, leğeni ve bıçağı getir de balıkları temizleyelim. Dedi.

Aklım topta idi, bir an önce topla oynamak ve onu herkese göstermek istiyordum. Ama annemi kıramazdım. Hemen bıçağı ve leğeni getirdim, annemin önüne bıraktım, bir koşu balıkları oldukları kova ile birlikte annemin yanına bıraktım. Tulumbaya yönelip balıklar için su çekmeye başladım. Balıkların temizliği ne kadar erken biterse o kadar çabuk topla oynamaya gidebilirdim. Balıkların temizlendiği suyu uzağa dökmekte benim işimdi, yoksa evimizin etrafı kötü kokardı. Neyse ki balık temizleme işi bitti, annemin hazırladığı defne sabunu ile ellerimi yıkarken defne sabununun kokusu etrafı kapladı. Elimi cebime attım, cebimdeki topu alıp onu da sabunladım. Artık o da defne kokuyordu. Topun heyecanı ile sokağa koştum, arkadaşları topladım, herkese topumu gösterdim. Arkadaşlarımın gözlerindeki pırıltı ve imrenmeyi görebiliyordum. Kendimi çok şanslı hissetim, sırayla topu yerde zıplatmaya başladık. Topun dengesini kaybeden başkasına veriyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık bile. Birden annemin sesini duydum:

Hadi kızım yemeğe gel.

Hemen geliyorum anneciğim.

Yemek saati idi herkes evine dağıldı. Eve girmeden tüm aile bireyleri tulumbanın önünde toplanmıştı. Sırayla el yüz yıkanıp, içeri girildi. Sofra yerde kurulu idi. Balıklar kızartılmış, iki tabağa bölünmüş, bulgur pilavı geniş tepside sofra ortasında her zamanki yerini almıştı. Salata ve yeşil soğan olmazsa olmazlardandı. Hepimiz sofranın etrafına dizildik. En son annem elinde çay bardağında iki yudumluk rakıyla geldi, sofranın başına oturdu, hepimiz yemeye başladık. O azıcık rakı anneme babasından alışkanlık kalmıştı. Annem, annesini küçük yaşta kaybettiği için babasıyla hep yalnız kalmışlar. Sofraya hep yalnız oturmuşlar. Dedem kendi içerken annemin de küçük bir yudum içip ona eşlik etmesini istermiş. Ne bir yudum fazla ne de az, güzel bir hatıra güzel bir alışkanlık kalmıştı annemde.

Sofrayı heyecanla topladık. Günün en güzel anına sıra gelmişti. Bütün akşam annemin, annesinden duyup, ezberlediği masalları anlatma ve bizimde büyük bir heyecanla dinleme zamanımız gelmişti. Babamın da altta kalır yanı yoktu. Anılarını ve yaptığı kahramanlıkları anlatırdı. Hepimiz birer yastık alıp annemin etrafında yere uzanıp yastıklara yaslanırdık. Günün yorgunluğuyla akşamı bize masal anlatarak geçiren annem arada uyuyakalırdı. Biz ise dayanamayıp, onu uyandırıp:

– Eeee anne, sonra ne oldu? Diye sorardık.

Annem, birkaç cümle daha anlatıp yine uyuyakalırdı. Uyuya uyana anlatılan masalın ardından yine yatma vakti gelirdi. Yataklar açılır herkes uykuya hazırlanırdı. Kapılar kilitlenir, ışıklar kapatıldıktan sonra hepimiz huzurlu bir uykuya dalardık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir