HABER MERKEZİ
İzzet Kezer, Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu (BYYO) mezunu olup, 1 Kasım 1988 tarihinde Sabah gazetesinde muhabir olarak meslek hayatına baÅŸladı. ÇeÅŸitli görevler yaptıktan sonra, aynı medya topluluÄŸuna baÄŸlı Günaydın gazetesinde çalışırken, 1992 yılında Şırnak’ın Cizre ilçesinde Nevruz gösterilerini izlemekle görevlendirildi. Fiili sokaÄŸa çıkma yasağının olduÄŸu bir zamanda, muhabir arkadaşı Faruk Balıkçı ile birlikte beyaz bayrak taşıdığı halde, güvenlik güçleri ile göstericiler arasındaki çatışmalarda açılan ateÅŸ sonucu öldürüldü.
İzzet Kezer’i öldüren kurÅŸunun kimin silahından çıktığı kesin olarak saptanamamakla birlikte, olay yerindeki muhabirlerin anlatımları güvenlik güçlerinin panzerden açtığı ateÅŸ sonucu İzzet Kezer’in vurulduÄŸu yönündedir.[1] Olaydan 4 yıl sonra BaÅŸbakanlık TeftiÅŸ Kurulu BaÅŸkanı Kutlu SavaÅŸ tarafından hazırlanan ünlü “Susurluk Raporu’nun devlet sırrı gerekçesiyle kamuoyuna açıklanmayan 11 sayfalık bölümünde, aralarında İzzet Kezer’in de bulunduÄŸu sekiz gazetecinin devlet içinde yuvalanan çeteler tarafından öldürüldüğü yazılmıştır.
İZZET KEZER NASIL ÖLDÜ?
1992 yılında Sabah gazetesi adına Nevruz Bayramı kutlamalarını takip etmek üzere Şırnak’ın Cizre ilçesine giden İzzet Kezer, polisin ateÅŸ açması üzerine kafasından vuruldu. Olayın ardından dönemin baÅŸbakanı Süleyman Demirel, 28 Mart 1992’deki basın toplantısında “…Olay hangi çeÅŸitten olursa olsun soruÅŸturulacak ve neticesine göre hareket edilecektir. Olay soruÅŸturulmaktadır…” dedi. Demirel, 15 AÄŸustos 1992’de Milliyet’te yayımlanan habere göre ise “…Öldürülen gazetecilerin bir kısmı gerçekten gazeteci deÄŸildir. Militandır. Birbirlerini öldürüyorlar. Bana devletin resmi mercilerinin verdiÄŸi bilgi budur…” ifadelerini kullandı. Olay günü İzzet Kezer’in yanında olan Gazeteci UÄŸur Åževkat, soruÅŸturmanın baÅŸtan savma yapıldığını, savcılığın kendisi dahil birçok kiÅŸiyi tanık olarak çağırmadığını söyledi.
Faruk Balıkçı o anları şöyle anlattı: “Biz o gün bir çocuk çığlığı duyunca, gazetecilik refleksiyle sesin geldiÄŸi yere gitmek istedik ve yaklaşık on gazeteci KadıoÄŸlu Otel’den çıktık. Ara sokaklardan birinde üzerimize ateÅŸ açıldı, biz de civardaki en yakın eve sığındık ve kendi aramızda tartışmaya baÅŸladık. Bazı gazeteciler beyaz bayrak yaparak çıkabileceÄŸimizi savundu. Ben karanlık çökünce otele dönmekten yanaydım. Sonunda üç beyaz bayrak yaptık. Birini ben, birini İzzet, diÄŸerini ise Alman bir muhabir aldı.
SokaÄŸa çıktığımızda ilk ateÅŸ açılan yerden üzerimize tekrar çok seri ÅŸekilde ateÅŸ açıldı. Hepimiz kendimizi bir evin demir kapısının altına attık. O sırada döndüğümüzde İzzet’in başından vurulduÄŸunu ve kanlar içinde yere düştüğünü gördük. Ama üzerimize ateÅŸ açılmaya devam ettiÄŸi için yanına yaklaÅŸamadık. BulunduÄŸumuz evin önünde “Kapıyı açın, hepimiz öleceÄŸiz” diyerek kapıyı yumrukladık. Kapının altından bakarken, avludan genç bir kadının bize yaklaÅŸtığını gördük hatta onu gazeteci olduÄŸumuza inandırmak için fotoÄŸraf makinelerimizi kapının altından uzattık. Bunun üzerine kapı açıldı ve kendimizi içeri attık. Ama İzzet sokağın ortasında kaldı.
O sırada birkaç arkadaÅŸ kapıyı açıp İzzet’i içeri almak istedik. Fakat tekrar ateÅŸ açıldı. Maalesef İzzet’e ulaÅŸamadık, sokağın ortasında yarım saat öylece kaldı. Eve dönüp oteli aramak istediÄŸimizde, evde telefon olmadığı için üç kiÅŸi duvarların üzerinden atlayarak baÅŸka bir eve geçtik. Sonunda bir evden oteli aradık ve gazeteci arkadaÅŸlarımızla konuÅŸtuk. İzzet’in vurulduÄŸunu ve sokakta yattığını haber verdik. Çünkü yaralıysa kan kaybından ölebilirdi. Geri döndüğümüzde diÄŸer gazeteciler de çıkmıştı. Evdekiler bir panzerin geldiÄŸini, İzzet’i ve gazetecileri götürdüğünü anlattı.”
