Takvim yaprakları şubat ayına yaklaştıkça, zaman normal akmıyor sanki. Günler ilerliyor ama ruhumuz hala o güne takılı gibi.
Şubat ayı yaklaştıkça Asi Nehri daha sessiz akıyor. Enkazın tozu, sirenlerin sesi, yarım kalan hayatlar da yeniden üstümüze çöküyor gibi.
6 Şubat, Antakya’da sadece bir gün değil.
Bir kırılma noktası gibi.
Öncesi ve sonrası olan bir hayat bıraktı bize.
6 Şubat, sadece bir felaketin tarihi değil.
İhmalin, unutmanın, geç kalmışlığın adı.
***
Bu şehir, gecenin bir yarısı sadece binalarını değil, sesini de kaybetti.
Saatler durdu o sabah.
Kurtuluş Caddesi’nin ayak sesleri sustu.
Uzun Çarşı’nın sabah telaşı yarım kaldı.
Şehrin sessizliği, “sesimi duyan var mı?” bağrışmaları ile yankılandı…
Belki enkaz kaldırıldı yeni binalar hatta yeni bir şehir inşa edildi ama anılar hafızamızda hâlâ diri.
Bu şehir, enkazdan sadece beton çıkarmadı.
Komşuluk çıktı.
Anılar çıktı.
Fotoğraf albümleri, düğün kasetleri, dededen kalma bakır tabaklar çıktı.
Dahası o enkazların her birinde yarım kalan hayaller vardı.
Bu yüzden bugün yine yazıyoruz.
Yine konuşuyoruz, yine hatırlatıyoruz.
Çünkü bu ülkenin toprağı değil, ihmali öldürüyor.
Çünkü deprem değil, hazırlıksızlık yıkıyor.
Ve ne yazık ki biz, her yıl Şubat ayı yaklaştıkça aynı soruyla baş başa kalıyoruz:
Gerçekten ders aldık mı?
***
6 Şubat yaklaştıkça, dileğimiz sadece anmak değil.
Aynı sabaha bir daha uyanmamak için gerçekten değişmek.
Gerçekten yüzleşmek, gerçekten sorumluluk almak.
Ve en önemlisi:
Unutmamak. Unutturmamak.
