Boğuk bir çığlık yankılanıyor yıkıntılar arasında, karanlığın o boğucu gücü her tarafı sarıyor. Bir sesin, bir acının kaynağına ulaşma, haykırışın menziline varma, bir yalvarışa el uzatma çabaları yoğunlaşıyor . Ölümün o tuhaf kokusu, korkusu, acısı, çaresizliği yükseliyor yıkıntıların arasından. Görüntüler ve sesler içimizi kuşatıyor ;uçuşan perdeler, dağılmış eşyalar ruhumuzu acının uçurumuna kadar sürüklüyor.
Binlerce yıl önce yapılan köprüleri, evleri, yapıları düşünüyorum. Taş blokların üst üste bindirilmesiyle hiç çimento kullanılmadan inşa edilmiş , depreme karşı esneklik payı sağlanmış yapılar hala ayakta iken! Bilimin ve teknolojinin bu kadar geliştiği çağda, yapılan binalar aradan bir kaç yıl geçmeden yıkılıveriyor ilk sarsıntıda.Bu hangi kirliliğin uzantısı?
Çürümüş beton tadı, kokusu, bir küfür yığını gibi yükseliyor ölülerin üzerinde. Havada bekleyişin o ağır yükü, soğuk havayla birlikte sarsıcı acıya dönüşüyor . Sessiz, taş kesilmiş insan yığınları, bekliyorlar. Ağır blokların aralarında biri bağırsa? Buradayım? Kimse var mı orada? Bir ses bulup, o sese yanıt arıyor kurtarma ekipleri. Telafisi, tarifi sözcüklerle mümkün olmayan acıların o yıkıcı ağrısı dolaşıyor izleyenlerin ruhlarında. Öyle uzun, acıyla bekliyorlar ki enkazın karşısında, bir mucizenin gerçekleşmesini diliyorlar hayattan. Yeniden hayata tutunup, yaralarıyla baş başa kalacakları o sonsuz acının gece boyu içlerindeki kıvranışını sabahlara taşıyarak, zamanın dokunuşlarında iyileşmeyi umuyorlar . Dayanışma, paylaşma ve yardım elimizi uzatmak kaç acıyı sağlatır mı bilinmez ama hayat biraz daha katlanılır hale getirir.
Acının, dili, ırkı, dini yok işte. Yıkılmış evlere, kırılmış insanlara, çığlığa gözlerimizi açtığımızda, aynı acıyı ortak kimliğimiz gibi algılayıp, duyumsayıp yaşamalıyız . Bize insan olduğumuzu söyleten tek şeyde başkasının acısına, acılarına karşı mesafeli davranmamaktır. Erdemli davranışlar ortak hislere dayanır, ortak hisler ise birlikte yaşama kültürünün duygudaşlığında gelişir . Hükmedici egoizme karşı ve onun dar görüşlü varoluşunu ortaya çıkaracak daha geniş, daha ortak varoluş formunu paylaştıkça, o utanmaz kibrin etkileri kırılacak hayatımızda.
Gece yalnız kalmış üşüyen, acıkan, korkan o insanların bizi adımızla çağıran seslerine gitmek, onların acılarına ortak olmak. Ben, sen, o, biz diye başlayan ve yarıştıran sözlerin kaynağının o kirli tarihsel siyaset kuyusunda beslenen zihniyet olduğunu, yazılanların erdemsizliği insan vicdanını incitiyor.Googleye sorulan soruların ne kadar kirli ve güçlü ırkçılığın kitle tabanı yarattığı, zihnin tümüyle özgürlüğünü yitirdiğini, insanların şeyleştiğini anlıyoruz. Oysa böylesi bir acı karşısında ayrıştıran ne varsa birleştirilmeli, insanla insan arasına konulan mesafeler aşılmalıdır ki, halklar tarihsel acıları azaltmak için birbirine yardım ellerini uzatabilsinler. Anlaşılan o ki en büyük yıkımlara neden olacak fay hatları yönetenlerin ayrıştıran dillerinin tam ortasında geçmekte.
Bütün gece seslerin ve yaşamların kırık parçalarını toplarken, o acıyla inleyenlerin sesiyle konuştum uykumda. Zamanın kenarına kurulmuş yaşamların tuhaf inleyişi gibi bu coğrafya, uykumuzda konuşan hiç bir şey söylemeyen hep birlikte sürüklendiğimiz o karanlık ötekileştirici siyasetin uçurumuyla uyanmaktayız.
Yıkıntıların altında kurtulmayı bekleyen, açlığın, ölümün karanlık dünyasında kırık bir aralıktan havayı emerek zor soluk alarak yaşayan , sonunun nereye varacağını heceleyip haykıran o kadını düşünürken, gece boyu çatlakta uzanan eli sallanıp durdu . Kimsenin söyleyeceği hiç bir şey yok sanıyorlar, yalnızca zamanın içinde parçalanmış hayatları, o sağır ölüm, durmadan yinelenen ve birbirine benzeyen hiç bir şey söylemeyen şeyleşmiş kitleleri peşinde sürükleyen karmaşayı sonsuz sanıyorlar , mukadderat tapıcılığıyla, uğultularla geçiştiriyorlar acıları.
Ve hepimiz öleceğiz. Belki hayatı bu kadar anlamlı çekici kılan da budur. Bir gün ölümün gelip ‘’haydi gidiyoruz! ‘’dediği an da hayatın ölçüsünde eşitleneceğiz. İşte o zaman büyük kibriniz yıkıntılar arasında kalacak!
